Bir Zihniyet Meselesi
“...Dr. Hikmet 27 yaşına rağmen hayatın hemen her sahasında acemi kalmış bir adamdır. O, İstanbul´un kibar bir ailesi içinde çocuklarına lüzumundan fazla şefkatli bir ana baba elinde, bin türlü naz ve nevazişle büyüdü. Mekteple ev arasında daima bir lalanın refakatinde gidip gelmeye alıştı. Akranlarıyla münasebetlerinde her zaman sıkı bir ahlak ve seviye kontrolüne tabi tutuldu. Ailenin muhite karşı koyduğu bu karantinayı zaten muhit de -başka sebepler dolayısıyle- aileye karşı koymuş bulunuyordu. Doktor Hikmet´in babası Ruşeni Bey, Sultan Murad mensuplarındandı. Bu yüzden aşağı yukarı 28, 29 yıldır bir nevi göz hapsi içinde yaşıyorlardı.
Bu satırlar “Bir Sürgün” adlı romandan. Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından 1980 yılında yazılmış. Zaman nasıl da akıp geçmiş. Ve daha da hızlı akmaya devam edecek bu kesin.
Dr. Hikmet´e geri dönersek, bizim asilzade kahramanımız yazar tarafından ilginç bir psiko-sosyal kimlik olarak çizilmiş. Okumuş aydın bir tiptir ve o dönem içinde Jön Türk´tür. Jön Türk dedik ama buna rağmen baya ürkek ve pasif biridir. Korumacı ve karantinacı bir tutumla yetişmesinin doğal sonucu olsa gerek bu özellikler. Kültürel portresi gereğince “batılılaşmış” bir insanın özelliklerini taşır. Yerli ve milli olana mesafelidir. O, Batı´ya hayrandır ve okuduğu roman ve gazeteler de hayranlarının kaynağıdır.
Temel sorun Dr. Hikmet´in kafasındaki Batı´nın gerçek değil de okuduğu lirik(duygusal) metinlerin beslediği “masalsı” bir Batı olmasıdır. Kahramanımız günü gelip de hayranlık duyduğu diyara firar edince o firarın ilk anlarından itibaren bir hayal kırıklığı yaşamaya başlar. Yol boyu karşılaştığı işaretleri görmezden gelir ve her şeye rağmen Paris´ten umutludur. Ne var ki sonuç hep hüsran olur ve kutsalını kaybetmiş bir insanın en derin seviyede şokunu yaşar. Kafasındaki imaj ile gerçek arasında pek de bir yakınlık yoktur.
Bir Sürgün romanı ne Doğu´yu övmek ne de Batı´yı yermek için yazılmadı bence.
Çünkü övmek ya da yermek yaklaşımı bir şeyin gerçeğini görmeyi engelliyor. Olan´ı değil de kendi kafasında çizdiği bir resmi ya da yazdığı bir hikayeyi övüyor ya da yeriyor insan böyle durumlarda.
Ancak itiraf etmeliyiz ki Doğu toplumlarında abartılı yaklaşımlar daha fazla. Dr. Hikmet tarzı tiplemeler Batı romanlarında çok karşılaşacağımız türden değil. Yani kupkuru ve masalsı bir Doğu hayranlığı ile yola çıkıp ruhsal bunalıma girmemişlerdir diye düşünebiliriz bir seviyede.
Osmanlı Devleti´ni eski gücüne kavuşturmak için yapılan yenilikler tarih sayfalarında uzun uzun anlatılır. Tanzimat Fermanı (1839) ilan edilmesiyle birlikte hummalı bir yenileşme süreci de başlamış olur. Ama elbette hiçbir şey yazıldığı, söylendiği kadar kolayca olmamıştır.
Evet, askeri alandan tutun da sosyal, hukuki, kültürel, eğitim, sanat alanlarına kadar ciddi eylem ve atılımlar olmuştur ancak bunlar kurtuluşa yetmemiştir. Çünkü her zamanki gibi en önemli şey ya hiç fark edilmemiş ya da fark edilse de önemi anlaşılmamış ya da yapılmak istense de başarılamamıştır. Sonuçta üç seçenek de aynı kapıya çıkmış ve asırların çınarı tarihe yıkılan bir imparatorluk olarak geçivermiş.
Bir günde olmamış elbette olanlar.
Madde dünyasında yapılan eylemlerden daha önemli bir şey varsa bu da bu eylemlerin hangi bilinç seviyesinden yapıldığı imiş. Batı´nın ilerleyişinin arkasındaki zihniyeti, dünyaya, insana bakış açısını anlamadan sadece maddi seviyede yapılan alıntılar, oluşturulan kurumlar, binalar, maalesef sonuca ulaştırmamış.
Hâlâ da tam olarak anlaşılamayan da bu sanki.
“Bir Zihniyet Meselesi”
Albert Einstein aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemeyin derken, dış dünyada farklı davranışlar yapıyor gibi görünse de zihin yapısı, anlayışı, bilinç seviyesi değişmediği için ne yazık ki istenen sonuçların da asla gerçekleşmeyeceğini söylüyor. Çünkü ilahi sistemin bir işleyişi var. O sadece gerçek aydınlanmalara cevap veriyor.
“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”
Einstein ve Mevlana tanışıyorlardı bence.
Can okur, hep söylediğim gibi içindeki “bilge” seninle.


