Sözde Sevgi ve Şiddet

Sevgi ihtiyaçtır. Ana kucağında iken başlayan o yalın, tarifi zor, başka bir sevgi çeşidi ile kıyaslanamayacak kadar derin sevgiyi alabilen kişiler hayatlarının geri kalan kısmında psikolojik sorunlar, açlıklar yaşamadan huzurla yaşayabilmektedir. İhtiyacı olan sevgiyi bebeklik döneminden itibaren yeterince alamayan kişilerin erişkin dönemlerinde çeşitli olumsuzluklar, uyumsuzluklar yaşama ihtimali yüksektir. Sevgi açlığı yaşayanlar sevgiye benzetilen her duygunun peşinde sürüklenip giderler. Bazı kişilerin hissedilen her yürek kıpırtını aşk olarak tanımlamaları, aşkı ve sevgiyi merakla, heyecanla karıştırıp tarifi ve içinden çıkılması zor melankolilere kapılmaları bundandır. Bu kapılıp sürüklenmelerin sonunun çoğu kez hüsran olması, travmaların ömür boyu taşınacak izler bırakması kaçınılmazdır.

Günlük yaşamda sevgiye atıfta bulunan öyle acı olaylara tanık oluyoruz ve haberlerini alıyoruz ki sevgiyle şiddetin nasıl bir araya gelebileceğine şaşırıyoruz. 


Neden sevgi kavramından şiddet kavramına geçiş yaptım?

Sözü kadına karşı şiddet uygulayanlara, gencecik kızların hayatlarını kaybetmelerine neden olanlara, daha doğrusu sevgi zannettikleri hastalıklı duygular adına birçok kadının canlarını kendi elleriyle alıp onları yaşamdan, sevdiklerinden, hayallerinden koparan canilere, arabeskle yoğrulmuş cehalette getirmek istiyorum.


Mantık Devre Dışı Kalmasın

“Bir şeyi çok sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar” demiştir Hz. Muhammed (s.a.v)


Sevgiye evet ama aklın bir kenara bırakılmasına hayır demelidir kişiler çünkü mantığın devre dışı bırakıldığı hastalıklı sevgiler tehlikelidir. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bir göz atarsanız bu hastalığın, akıl tutulmasının derecelerini ve sonuçlarını görebilirsiniz. 


Dört yıl önce, bir gün tesadüfen tanık olduğum bir konuşmayı aktarayım sizlere.

Güneşli, ılık bir öğleden sonrası eve dönerken yönümü değiştirerek parkın içinden geçmek, biraz taze nefes almak yolumu uzatmıştım o gün. Akhisar Üniversite Yapma ve Yaşatma Derneği yararına, 5–24 Ocak 2016 tarihleri arasında, Şehir Merkezi Şehit Necdi Şentürk merkez parkı içinde Yöresel Lezzetler Festivali yapılacağını daha önceden duymuş ama oradan geçerken gördüğümde tamamen unutmuş olduğumu anlamıştım. Ana tema yöresel lezzetler olsa da gıda stantlarının yanı sıra bolca eğlence ve alışveriş stantları da vardı. Festival gezimi hızlı yapmak, kısa kesmek gereği duymuştum. Her yandan ayrı kokular, dumanlar, iki tombul bayanın yan yana yürürken hemen hemen tamamen kapattığı önümdeki yollar hevesimi kaçırmıştı. Kendilerinden başkasının da orada olduğunu adeta unutmuşçasına incik boncuğa, kebaplara, tatlılara bakacağım, deneyeceğim, tadacağım derken arkalarından gelen kişiler geçebilirmiş, geçemezmiş umurlarında bile değildi. Dedim ya, kısa turumun sonunda geri dönerken festivalde Akhisar Kent Konseyi Kadın Meclisinin “ kadına şiddete karşı farkındalık yaratmak “ amacıyla açtığı standın önünden geçtiğim sırada çok yakınımdaki bir genç adamın telefonla oldukça gergin, öfke saçan konuşmasına kulak misafiri oldum.

 

Konuştuğu, tehditler savurduğu kişinin sevgilisi olduğu anlaşılıyordu.

 

“- Sana bir çay içelim dedim, nereye kayboldun Allah’ın belası…

 

– …
– Senin peşinde koşamam, ne sanıyorsun kendini?
– …

 

-Gülerek konuşma benimle, sana bunu ödetirim, burnundan getiririm bu yaptığını…
– …

 

-Sana gülerek konuşma diyorum. Güldüğünü biliyorum, ağzını kapatarak gülsen de buradan anlıyorum, bari kahkaha atsaydın oldu olacak ama ben seni ağlatmasını da iyi bilirim.
– …

 

-Senin gözlerini oyarım valla…
– …

 

Karşıdan gelen cevapları bilemem, o yüzden boş bıraktım ama genç adam sizlere aktardıklarım dışında daha nice hiddetli sözler sarf ediyordu.


Nerede?

Tam olarak, “ kadına şiddete karşı farkındalık  “ standı önünde. Duyulmaması mümkün olmayan yüksek bir sesle. Yani, perhiz ve lahana turşusu yan yanaydı. Gördüm ki pankartlarla engel olunabilecek, stant açarak farkındalık yaratılabilecek bir gerçek değildi şiddet. Şiddet sadece dövmek, yaralamak, saldırmak, tecavüze yeltenmek veya gerçekleştirmek, öldürmek olarak mı algılanıyor?  Aşağılama da bir şiddettir, tehdit de öyle. 

 

Be adam, alt tarafı bir çay içecekmişsin. Bu hiddet, bu şiddet niye?


Hiddet ve Şiddet

Hiddet şiddeti doğurur. Bu konuşma, büyük ihtimalle yukarına bahsettiğim kişilerin ilk hiddetli konuşmaları değildi.  Gördüm ki, mesafe bile şiddete engel değildi. Tanık olduğum gibi, telefonun diğer ucundan da fiziki şiddetin öncüsü olabilecek sözlü şiddet uygulamaktan geri kalmıyordu bazı erkekler. Buna izin veren karşı tarafı da hatalı kabul ediyorum ben. Kendine saygısı olan her birey istemediği bir söz, bir tavır karşısında o kişiye  “dur” diyebilmeli. Kaybetmemek adına bunu demiyorsa kadın da hatalıdır ama elbette ki en küçük bir anlaşamama durumunda, bir tartışmada hiçbir kadın şiddeti, dayak yemeyi, yerlerde sürünmeyi, yaralanmayı, ölmeyi hak etmez. Bir kadının “dur” diyememesi haklarını ve o hakları nasıl arayacağını bilememesinden, destek göreceği, arkasına sığınacağı bir ailesinin olmamasından, “kocandır, döver de sever de” şeklindeki yaklaşımlardan ve şartlandırmalardan vb. kaynaklanıyor olabilir. Erkeklerin nasıl canileşebildiği de ayrı ve derin bir mevzudur. Bunları araştırması, açıklaması gereken sosyologlardır, kadını yasalarla destekleyecek, koruyacak olan devlettir.

Tam bu anda, Almanya’nın, başta Köln olmak üzere birkaç farklı kentinde,2015 yılını 2016’ya bağlayan yılbaşı gecesinde kutlama yapmak için sokakta olan 100’den fazla kadının uğradığı cinsel taciz olayı geliyor aklıma. Olaydan sonra polise yapılan başvurularda kadınların sadece fiziki tacize uğramadığı, gasp edildikleri ve birkaçına tecavüz edildiği anlaşılmıştı. Olaylarla ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlayan Köln Belediye Başkanı Henriette Reker, kadınları “davranış kodlarına” uymaya çağırmış ve kadınların kendilerini nasıl koruyabileceklerine ilişkin sorular üzerine de, kadınların tanımadıkları ve fazla güvenmedikleri kişilerle aralarında “bir kol mesafesi” bırakabileceklerini söylemişti.

 

Vatandaşların hem bu öneriye, hem de taciz olayına tepkisiz kalması düşünülemezdi elbette.

 

Bir yandan çeşitli kadın dernekleri yürüyüşler, protestolar düzenlemişti, bir yandan da sosyal medyada günlerce  #einearmlänge (kol mesafesi) etiketiyle birçok paylaşım yapılmıştı.


Ve demişlerdi ki:

“Tecavüz kültürüne son verin. Kurbanları suçlamayı bırakın. Tecavüz asla kurbanın suçu değildir!”

 

Keşke artık söylememiz gerekmeseydi ama bugün de aynı şeyleri söylemiyor muyuz?

 

Kol mesafesi, Devede Kulak


Kol mesafesi deyince Matrix’in Neo’sunu da yazıya dâhil edeyim ve karamsar havayı biraz olsun dağıtayım istedim. İzleyenler Matrix filmini de Neo karakterini de iyi hatırlar. Sosyal medyada #einearmlänge (kol mesafesi) etiketiyle yapılan paylaşımlardan biri de onunla ilgiliydi:

“Matrix’teki Neo bunu zaten biliyordu. Tek kol mesafesiyle her şeyi uzakta tutabiliyordu.”


Ben de diyorum ki, bir kol mesafesi de neymiş?

Kendisi de bir kadın olan Köln Belediye Başkanı H. Reker,’in insani bir yaklaşımla, o an söyleyiverdiği sözlerin, bu masum önerinin kurtarıcı olması oldukça zor görünüyor. Kol mesafesi devede kulaktır. Bırakın tanımadıklarınızı, fazla güvenmediklerinizi, yeri geldiğinde ana, baba, eş, akraba da taciz ve şiddet olayının içinde olabiliyor. Taciz olayından sonraki günlerde alınan bilgilere göre polis kadınların etrafını sarıp sözle ve elle sarkıntılık yapanların saldırıyı sosyal medya üzerinden örgütleyip örgütlemediklerini araştırmaya başlamıştı. Bu araştırma da yine birçok konuda mesafelerin ve zekânın şiddete, şiddetin örgütlenmesine engel olmayacağına işaret ediyor.  

 

Doğru Kullanılmayan Zekâ

Zekâ olumlu yönde, insanlık yararına kullanılabileceği gibi tam tersine de kullanılabiliyor. Zekâ konusu benim olduğu kadar pek çok kişinin de dikkatini çekmiş, düşündüklerini değişik zamanlarda yazmışlardır. Tıpkı Yeminli Mali Müşavir Hüseyin Bozkurt’un tesadüfen okuduğum bir yazısında olduğu gibi. Bakın Hüseyin Bozkurt ne demiş zekâyla ilgili:

“Süper zeki insanlara hiçbir zaman güven olmaz çünkü kafasında 40 tilki gezer de kuyruklar çarpışmaz misali. Her an sizi satabilir.” 

Ne kadar yerinde bir tespit, değil mi? Ya sizi satarlar, ya güveninizi.

 

Doğru kullanılmayan zekâ başa beladır. Sevgi de öyle, o da kadınların belası, hatta ölüm sebebi olabiliyor.  Oysaki sevgi, yakıcı, yıkıcı, tehdit edici, yok edici olmak yerine üslubunca, yerli yerinde, şefkat dolu, insana yakışır biçimde yaşanması gereken bir duygu olmalı. Bir meraka, bir heyecana, cinsel açlığa, kısacası ne olduğu net olmayan bir duyguya aşk diyen, seviyorsa her şeye hakkı olduğunu varsayan, kadınların yaşam hakkını elinden alan hasta ruhlu erkeklerle aynı dünyada yaşamak, onlarla aynı havayı solumak, yeterli ve caydırıcı cezalar alamadıklarını görmek insanın içini acıtıyor. 

 

İçimiz acısa da gelecekte yeni acıların yaşanmaması için dileyelim ki,  aileler kız ve erkek çocuklarını doğru yetiştirebilsinler, kadınlar seçimlerini doğru yapabilsinler, karşısındaki erkeğin sözlerini, davranışlarını doğru analiz edebilsinler, “hayır” kelimesini kullanmaktan çekinmesinler. Yine dileyelim ki, kadınlar erkekleri değiştirebileceklerini, nasılsa düzeleceklerini düşünmesinler, onların birkaç sevgi sözüne aldanıp, kendi içlerindeki sevgi açlıklarını gidermek istercesine rüzgârlarına hemen kapılıp gitmesinler. Tehlike çok önceden sezilebilir, sezgilerine kulak versinler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Marifet ve İltifat

Zamanı geldiğinde düşmek yaprağın kaderi olsa da gözden, gönülden düşmemek insanın elindedir. Dalından düşen yapraklar gibi gözden düşen insanlar da çürür. Çürüyüp gitmemek emek ister, güven ister.  Güven nedir? Güven: Anahtar kelimedir.  Güven sadece beş harfli, iki heceli bir kelimeden ibaret değildir. Güven, insani, temel bir duygudur ve yaşamın her alanını ilgilendirir. İnsan ilişkilerinin temel noktasıdır, psikososyal bir ihtiyaçtır. İnsanın özü, inanmak, güvenmek, kendisini emniyette hissetmek ister. Huzur ve başarı için bunlar gereklidir. Güven, kuşku duymamaktır. İnanmak güvenmeyi getirir. İnsanların toplumsal hayata tutunmasını sağlayan bu iki duygudur. Bebek annesine, hasta hekimine, komşu komşusuna, arkadaş arkadaşına güvenmek ister. Güvensizlik beraberinde kaygıyı getirir. Çalışan bir anne, bebeği ya da çocuğu ancak güven duyulan kişinin yanındaysa rahattır. İş hayatında ve ticarette de insanlar arasında güven ön plandadır. Uluslar arası ilişkilerde de temel parametre güvendir. Güven biraz da risk almaktır.  Güvenmek yaşamın tam ortasında olmak, güvenmemek ise yaşamı kenarından seyretmektir. Güveni, emniyette olma arayışını yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişide arayanlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Güvenen yanılabilir, güvenilen yanıltabilir. Samimiyetsizlik, laubalilik, ihanet ve şüphe söz konusu olduğunda güven azalır ve sonunda biter. Artık güvenilmeyen insanlar önemini yitirir, prensler kurbağaya, prensesler külkedisine, elmaslar kömüre dönüşür.  İnanmak ile güvenmek nasıl birbirine bağlıysa sevgi de öyle bağlıdır. İnanç ve güven biterse sevgi de biter. İskoç şair ve yazar George MacDonald, “Güvenilmek sevilmekten daha büyük bir iltifattır. “ demiştir. 1850-1893 yılları arasında yaşayan, Tanzimat Dönemi’nin önemli bir yazarı ve şairi olan Muallim Naci'nin “Musa bin Ebü'l-Gazan yahud Hamiyyet” adlı manzum eserindeki şu beyit de çok anlamlıdır: "Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir."  Öyleyse iltifat edenleriniz bol olsun.  

İnsanın Alacası İçindedir

Atasözleri düşündürücüdür, öğüt vericidir. Sevdiğim bir atasözü der ki “ İnsanın alacası içinde, hayvanın alacası dışındadır.“ Gerçekten öyledir. Hayvanların içgüdülerle yaşadığı ve ne zaman nasıl davranabilecekleri bilinir.  Bazı insanlar için aynı şeyi söylemek zordur çünkü ruhlarının alacasında, karanlık dehlizlerinde hoşluk, iyilik ve güzellikleri baskılayan kurnazlık, sahtekârlık, ikiyüzlülük, vefasızlık, nankörlük, takıntı, hırs, kibir, kin gibi insana aslında ağır bir yük olan, insani özelliklerden uzaklaştıran birçok çirkinlik, karaktersizlik gizlenir. Böyle kişiler kendi içlerinde neler gizlediklerini zaman zaman fark etse de çoğu kez farkında değilmiş gibi yapmakta veya onları kamufle etmekte ustalaşmışlardır. İşte bu yüzden yeni tanınan ve ilk anda hoşa giden bazı cilalı özelliklerine odaklanılan insanlar çoğu zaman  “ iyi insan”, “terbiyeli, saygılı insan”,  çok beyefendi ya da çok hanımefendi” şeklinde tanımlanır ve bir gün öyle olmadıkları anlaşılır.  Bu tanımlamalar kişinin gerçek yüzüne ait değil, persona’ya yani kişinin maskesine aittir. Persona, psikanaliz’in kurucusu Freud’un bir süre öğrencisi, daha sonra analitik psikolojinin kurucusu olan Carl Gustav Jung’un kullandığı bir terimdir.   Maskeler ve Gizlenenler Persona denilen maskelerin sayısı birden fazla olabilir ve gerçek yüzü, gerçek kişiliği toplumdan gizler, farklı bir yüz ya da yüzler sunar. Jung’ın bir de “gölge” terimi vardır. Jung’a göre “persona” görünen, dışa gösterilen, “gölge” ise görünmeyen yüz yani insanın karanlık tarafı, saklı kişiliğidir. Gölgede kalan, pusuda bekleyen hain, yıkıcı, saldırgan ögeler her şey yolunda gittiği zamanlar dışa taşmasa da, sorun yaratmasa da menfaatler bittiğinde, bunalımlı, zorlu anlarda taşar, egoyu egemenliği altına almaya çalışır.  Kısacası, takke düşer, kel görünür. Dışa taşan, özgür kalan gölge er ya da geç o kişiye bir bedel ödetecektir, yaşamının yönünü değiştirecektir. Peki, bazı kişilerin karanlıkta bekleyen, pusuya yatmış ögelerinin eyleme geçmesinden, bunlardan hem fiziki hem de duygusal anlamda zarar görmekten diğer insanlar kendilerini nasıl koruyabilir? Sezilebilir mi ya da sezgilere güvenilebilir mi?   Sezgiler ve Kalp Gözü Karar verilmesi, harekete geçilmesi gereken anlarda “sezgiler” kişiler için yol gösterici olabilir. Hani ilk görüşte sevilmeyen, bir türlü ısınılamayan ya da yanında iken rahatsızlık duyulan kişiler vardır, işte bunun sebebi sezgilerdir. Sezgilere güvenilebilir çünkü hayatta ve güvende kalabilme güdüsüne yön verir. Jung’a göre sezgi, bilinçdışı aracılığı ile algılamadır, anlık kararların verilmesi gereken durumlarda kişinin yanındadır. Jung, Doğu Metinlerine Psikolojik Yaklaşım adlı kitabında "Kişi, sahiden, birçok şeyi kalbiyle anlayabilir..." demiştir. Buna kalp ya da gönül gözüyle görmek de denilebilir.  İlk anda fark edilemeyen ya da dikkate alınmayan sezgilerinin aslında ne söylemek istediğini, yaşadıkları olumsuz deneyimlerden sonra anlayabilen kişiler durumu şunlara benzer ifadelerle dile getirirler: “ …aslında, aklımdan geçmişti, …aslında gitmeyi hiç istememiştim, hiç içimden gelmemişti…”, “içime bir kurt düşmüştü, hissetmiştim.”  İşte, akıldan geçen o düşünceler, hisler, sezgilerin sonucudur. Dünyaca ünlü Alman fizikçi Albert Einstein, bir sözünde ”Sezgilere ve ilhamlara inanıyorum. Bazen haklı olduğumu bilmiyorum, hissediyorum.”demiştir. Sezgiler çoğu kez doğruya yöneltse de hatalarla, yanılgılarla dolu bir yaşamı olan kişilerin kendi sezgilerine güvenmemesi daha yerindedir çünkü kulaklar dış seslere ne kadar açıksa iç seslere o kadar kapalıdır.  Yine de bilgisine, sezgisine güven duyulan bir kişiye danışmak bazı kişileri yeni hatalardan kurtarabilir. Göründüğü gibi olan ya da olduğu gibi görünen, maskesiz, gölgesiz, vicdanlı, erdemli insanlara çıksın yollarınız. İç seslerinize kulak vermeniz, hata yapmamanız dileğiyle.      

Bilgi Çöplüğü, Kontrol Atışları ve Soğuk Harp

Konfüçyus şöyle der:“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak tehlikelidir.”  Konfüçyüs ayrıca şunu da söyler: “Fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olmak gereksizdir.”   Bu genel ifadeler toplumun büyük bir kesiminin tutumunu, her konuda uzman kesilenlerin durumunu çok iyi yansıtmaktadır. Ahkâm kesmeye bayılanlar, bilse de bilmese de konuşanlar, bilgiçlik taslayanlar o kadar çoktur ki onların söylemlerine bakanlar uzmanlık alanıyla ilgili konuştuklarını zanneder. Bilmeden konuşmak, kibirlenmek yerine bilmediğinin farkında olmak, bilmek istemek, araştırmak, doğru kaynaklara ulaşıp okumak bilgi dağarcıklarını besleyecektir. Gerek yazılı ve basılı medyada gerekse internet medyasında, sosyal medyada gördükleri, okudukları, çoğu kişisel olan, gerçekliği ispatlanmayan bilgi ve paylaşımlara bakarak her şeyi bildiği kanısına varanlar sadece okudukları ile kalmayıp gerisini araştırmalı, siyasi görüşlerine uygun ya da değil kitap, makale, köşe yazıları gibi çeşitli kaynakları karşılaştırmalıdır. Herhangi bir konuyu en iyi bilip değerlendirebilecek araştırmacılar, doçentler, profesörler ne diyor, olaylara nasıl bakıyor, bunları bilmek kişilerin ufkunu genişletebilir. Bazı haberler, aktarılan bilgiler bir saat sonra bile değişip farklılaşabilmektedir. Netlik kazanmamış bilgi ve haberlere itibar edilmemelidir. Bilgi Çöplüğünde Kirlenmeyin Özellikle sosyal medya, bilgisi olmayan sürekli atıp tutanlar, fikir beyan edenler yüzünden gerçeklik payı olmayan ya da çok düşük olan bilgi çöplüğüne dönmüş durumdadır.  Kişiler aklının, beyninin özellikle sosyal paylaşım sitelerinde gördükleriyle, okuduklarıyla kirlenmesine, uzaktan bu şekilde kontrol edilmesine izin vermemelidir. Kontrol atışları, minik adımlarla başlayıp mesafe alan, büyüyüp devleşebilen algı yönetimleri sonunda öfke kabarmalarına, patlamalarına yol açabilir. Bir düşünün, öfkelenmek kimin menfaatinedir? Zaten istenen bu değil midir? Bunun altında kabartılan öfkeyi sonradan kullanmak, birikmesini ve bir gün taşmasını sağlamak ve daha pek çok gizli hesap yatmaktadır. Bu bir çeşit psikolojik harp tekniğidir. Soğuk harbin bir parçasıdır.   Kur'an-ı Kerim’in 3. Suresi olan Al-i İmran suresinin 66. ayeti tam da bu duruma işaret eder. 2016 yılında kaybettiğimiz Türk İslam felsefesi profesörü merhum Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre ayetin meali şöyledir: “İşte siz böyle insanlarsınız! Hakkında biraz bilginiz olan şeyde çekişmeye girdiniz. Peki, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde neden tartışmaya giriyorsunuz? Allah bilir ama siz bilmezsiniz.” Diyanet işlerinin meali ise şudur: “İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bilgi Bir Pusuladır Mesela bazı kişiler hiç tanımadıkları bir kişi hakkında ısrarla yorum yapmaya, onun iyi, kötü, berbat, gerçekçi, sinsi, güvenilir, güvenilmez vb. olduğunu anlatmaya meraklıdır. Yeterli bilgiye sahip olunmadığı halde bazı fikirlerde ısrar etmek tehlike arz eder. Konu bu sebeple önemlidir. Kişiler ısrarcı olmak yerine bilgilerini artırma, dolayısıyla fikirlerini geliştirme yolunu tercih etmelidir. Kur'an-ı Kerim’in 17. suresi olan İsra suresinin 36. ayeti de çağın problemi denilebilecek durumdan yani aynı konudan bahseder. Surenin meali merhum Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e göre şu şekildedir: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” Aynı ayetin Diyanet İşleri Başkanlığına göre meali ise şöyledir: “ Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” Her ortamda kişiler manipülasyonların farkına varmalı ve uzak durmalı, aklına, mantığına güvenmelidir. Bir Türk atasözü “Dağ ne kadar yüce olsa, yol üstünden aşar” demektedir. Bilinen doğru yolda kalmak ve yürümeye devam etmekle önünde sonunda yüce dağların üstünden aşılır. Bu yoldaki pusula doğru ve güvenilir bilgidir.      

Sözde Sevgi ve Şiddet

Sevgi ihtiyaçtır. Ana kucağında iken başlayan o yalın, tarifi zor, başka bir sevgi çeşidi ile kıyaslanamayacak kadar derin sevgiyi alabilen kişiler hayatlarının geri kalan kısmında psikolojik sorunlar, açlıklar yaşamadan huzurla yaşayabilmektedir. İhtiyacı olan sevgiyi bebeklik döneminden itibaren yeterince alamayan kişilerin erişkin dönemlerinde çeşitli olumsuzluklar, uyumsuzluklar yaşama ihtimali yüksektir. Sevgi açlığı yaşayanlar sevgiye benzetilen her duygunun peşinde sürüklenip giderler. Bazı kişilerin hissedilen her yürek kıpırtını aşk olarak tanımlamaları, aşkı ve sevgiyi merakla, heyecanla karıştırıp tarifi ve içinden çıkılması zor melankolilere kapılmaları bundandır. Bu kapılıp sürüklenmelerin sonunun çoğu kez hüsran olması, travmaların ömür boyu taşınacak izler bırakması kaçınılmazdır. Günlük yaşamda sevgiye atıfta bulunan öyle acı olaylara tanık oluyoruz ve haberlerini alıyoruz ki sevgiyle şiddetin nasıl bir araya gelebileceğine şaşırıyoruz.  Neden sevgi kavramından şiddet kavramına geçiş yaptım? Sözü kadına karşı şiddet uygulayanlara, gencecik kızların hayatlarını kaybetmelerine neden olanlara, daha doğrusu sevgi zannettikleri hastalıklı duygular adına birçok kadının canlarını kendi elleriyle alıp onları yaşamdan, sevdiklerinden, hayallerinden koparan canilere, arabeskle yoğrulmuş cehalette getirmek istiyorum. Mantık Devre Dışı Kalmasın “Bir şeyi çok sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar” demiştir Hz. Muhammed (s.a.v) Sevgiye evet ama aklın bir kenara bırakılmasına hayır demelidir kişiler çünkü mantığın devre dışı bırakıldığı hastalıklı sevgiler tehlikelidir. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bir göz atarsanız bu hastalığın, akıl tutulmasının derecelerini ve sonuçlarını görebilirsiniz.  Dört yıl önce, bir gün tesadüfen tanık olduğum bir konuşmayı aktarayım sizlere. Güneşli, ılık bir öğleden sonrası eve dönerken yönümü değiştirerek parkın içinden geçmek, biraz taze nefes almak yolumu uzatmıştım o gün. Akhisar Üniversite Yapma ve Yaşatma Derneği yararına, 5–24 Ocak 2016 tarihleri arasında, Şehir Merkezi Şehit Necdi Şentürk merkez parkı içinde Yöresel Lezzetler Festivali yapılacağını daha önceden duymuş ama oradan geçerken gördüğümde tamamen unutmuş olduğumu anlamıştım. Ana tema yöresel lezzetler olsa da gıda stantlarının yanı sıra bolca eğlence ve alışveriş stantları da vardı. Festival gezimi hızlı yapmak, kısa kesmek gereği duymuştum. Her yandan ayrı kokular, dumanlar, iki tombul bayanın yan yana yürürken hemen hemen tamamen kapattığı önümdeki yollar hevesimi kaçırmıştı. Kendilerinden başkasının da orada olduğunu adeta unutmuşçasına incik boncuğa, kebaplara, tatlılara bakacağım, deneyeceğim, tadacağım derken arkalarından gelen kişiler geçebilirmiş, geçemezmiş umurlarında bile değildi. Dedim ya, kısa turumun sonunda geri dönerken festivalde Akhisar Kent Konseyi Kadın Meclisinin “ kadına şiddete karşı farkındalık yaratmak “ amacıyla açtığı standın önünden geçtiğim sırada çok yakınımdaki bir genç adamın telefonla oldukça gergin, öfke saçan konuşmasına kulak misafiri oldum.   Konuştuğu, tehditler savurduğu kişinin sevgilisi olduğu anlaşılıyordu.   “- Sana bir çay içelim dedim, nereye kayboldun Allah’ın belası…   – … – Senin peşinde koşamam, ne sanıyorsun kendini? – …   -Gülerek konuşma benimle, sana bunu ödetirim, burnundan getiririm bu yaptığını… – …   -Sana gülerek konuşma diyorum. Güldüğünü biliyorum, ağzını kapatarak gülsen de buradan anlıyorum, bari kahkaha atsaydın oldu olacak ama ben seni ağlatmasını da iyi bilirim. – …   -Senin gözlerini oyarım valla… – …   Karşıdan gelen cevapları bilemem, o yüzden boş bıraktım ama genç adam sizlere aktardıklarım dışında daha nice hiddetli sözler sarf ediyordu. Nerede? Tam olarak, “ kadına şiddete karşı farkındalık  “ standı önünde. Duyulmaması mümkün olmayan yüksek bir sesle. Yani, perhiz ve lahana turşusu yan yanaydı. Gördüm ki pankartlarla engel olunabilecek, stant açarak farkındalık yaratılabilecek bir gerçek değildi şiddet. Şiddet sadece dövmek, yaralamak, saldırmak, tecavüze yeltenmek veya gerçekleştirmek, öldürmek olarak mı algılanıyor?  Aşağılama da bir şiddettir, tehdit de öyle.    Be adam, alt tarafı bir çay içecekmişsin. Bu hiddet, bu şiddet niye? Hiddet ve Şiddet Hiddet şiddeti doğurur. Bu konuşma, büyük ihtimalle yukarına bahsettiğim kişilerin ilk hiddetli konuşmaları değildi.  Gördüm ki, mesafe bile şiddete engel değildi. Tanık olduğum gibi, telefonun diğer ucundan da fiziki şiddetin öncüsü olabilecek sözlü şiddet uygulamaktan geri kalmıyordu bazı erkekler. Buna izin veren karşı tarafı da hatalı kabul ediyorum ben. Kendine saygısı olan her birey istemediği bir söz, bir tavır karşısında o kişiye  “dur” diyebilmeli. Kaybetmemek adına bunu demiyorsa kadın da hatalıdır ama elbette ki en küçük bir anlaşamama durumunda, bir tartışmada hiçbir kadın şiddeti, dayak yemeyi, yerlerde sürünmeyi, yaralanmayı, ölmeyi hak etmez. Bir kadının “dur” diyememesi haklarını ve o hakları nasıl arayacağını bilememesinden, destek göreceği, arkasına sığınacağı bir ailesinin olmamasından, “kocandır, döver de sever de” şeklindeki yaklaşımlardan ve şartlandırmalardan vb. kaynaklanıyor olabilir. Erkeklerin nasıl canileşebildiği de ayrı ve derin bir mevzudur. Bunları araştırması, açıklaması gereken sosyologlardır, kadını yasalarla destekleyecek, koruyacak olan devlettir. Tam bu anda, Almanya’nın, başta Köln olmak üzere birkaç farklı kentinde,2015 yılını 2016’ya bağlayan yılbaşı gecesinde kutlama yapmak için sokakta olan 100’den fazla kadının uğradığı cinsel taciz olayı geliyor aklıma. Olaydan sonra polise yapılan başvurularda kadınların sadece fiziki tacize uğramadığı, gasp edildikleri ve birkaçına tecavüz edildiği anlaşılmıştı. Olaylarla ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlayan Köln Belediye Başkanı Henriette Reker, kadınları “davranış kodlarına” uymaya çağırmış ve kadınların kendilerini nasıl koruyabileceklerine ilişkin sorular üzerine de, kadınların tanımadıkları ve fazla güvenmedikleri kişilerle aralarında “bir kol mesafesi” bırakabileceklerini söylemişti.   Vatandaşların hem bu öneriye, hem de taciz olayına tepkisiz kalması düşünülemezdi elbette.   Bir yandan çeşitli kadın dernekleri yürüyüşler, protestolar düzenlemişti, bir yandan da sosyal medyada günlerce  #einearmlänge (kol mesafesi) etiketiyle birçok paylaşım yapılmıştı. Ve demişlerdi ki: “Tecavüz kültürüne son verin. Kurbanları suçlamayı bırakın. Tecavüz asla kurbanın suçu değildir!”   Keşke artık söylememiz gerekmeseydi ama bugün de aynı şeyleri söylemiyor muyuz?   Kol mesafesi, Devede Kulak Kol mesafesi deyince Matrix’in Neo’sunu da yazıya dâhil edeyim ve karamsar havayı biraz olsun dağıtayım istedim. İzleyenler Matrix filmini de Neo karakterini de iyi hatırlar. Sosyal medyada #einearmlänge (kol mesafesi) etiketiyle yapılan paylaşımlardan biri de onunla ilgiliydi: “Matrix’teki Neo bunu zaten biliyordu. Tek kol mesafesiyle her şeyi uzakta tutabiliyordu.” Ben de diyorum ki, bir kol mesafesi de neymiş? Kendisi de bir kadın olan Köln Belediye Başkanı H. Reker,’in insani bir yaklaşımla, o an söyleyiverdiği sözlerin, bu masum önerinin kurtarıcı olması oldukça zor görünüyor. Kol mesafesi devede kulaktır. Bırakın tanımadıklarınızı, fazla güvenmediklerinizi, yeri geldiğinde ana, baba, eş, akraba da taciz ve şiddet olayının içinde olabiliyor. Taciz olayından sonraki günlerde alınan bilgilere göre polis kadınların etrafını sarıp sözle ve elle sarkıntılık yapanların saldırıyı sosyal medya üzerinden örgütleyip örgütlemediklerini araştırmaya başlamıştı. Bu araştırma da yine birçok konuda mesafelerin ve zekânın şiddete, şiddetin örgütlenmesine engel olmayacağına işaret ediyor.     Doğru Kullanılmayan Zekâ Zekâ olumlu yönde, insanlık yararına kullanılabileceği gibi tam tersine de kullanılabiliyor. Zekâ konusu benim olduğu kadar pek çok kişinin de dikkatini çekmiş, düşündüklerini değişik zamanlarda yazmışlardır. Tıpkı Yeminli Mali Müşavir Hüseyin Bozkurt’un tesadüfen okuduğum bir yazısında olduğu gibi. Bakın Hüseyin Bozkurt ne demiş zekâyla ilgili: “Süper zeki insanlara hiçbir zaman güven olmaz çünkü kafasında 40 tilki gezer de kuyruklar çarpışmaz misali. Her an sizi satabilir.”  Ne kadar yerinde bir tespit, değil mi? Ya sizi satarlar, ya güveninizi.   Doğru kullanılmayan zekâ başa beladır. Sevgi de öyle, o da kadınların belası, hatta ölüm sebebi olabiliyor.  Oysaki sevgi, yakıcı, yıkıcı, tehdit edici, yok edici olmak yerine üslubunca, yerli yerinde, şefkat dolu, insana yakışır biçimde yaşanması gereken bir duygu olmalı. Bir meraka, bir heyecana, cinsel açlığa, kısacası ne olduğu net olmayan bir duyguya aşk diyen, seviyorsa her şeye hakkı olduğunu varsayan, kadınların yaşam hakkını elinden alan hasta ruhlu erkeklerle aynı dünyada yaşamak, onlarla aynı havayı solumak, yeterli ve caydırıcı cezalar alamadıklarını görmek insanın içini acıtıyor.    İçimiz acısa da gelecekte yeni acıların yaşanmaması için dileyelim ki,  aileler kız ve erkek çocuklarını doğru yetiştirebilsinler, kadınlar seçimlerini doğru yapabilsinler, karşısındaki erkeğin sözlerini, davranışlarını doğru analiz edebilsinler, “hayır” kelimesini kullanmaktan çekinmesinler. Yine dileyelim ki, kadınlar erkekleri değiştirebileceklerini, nasılsa düzeleceklerini düşünmesinler, onların birkaç sevgi sözüne aldanıp, kendi içlerindeki sevgi açlıklarını gidermek istercesine rüzgârlarına hemen kapılıp gitmesinler. Tehlike çok önceden sezilebilir, sezgilerine kulak versinler.                        

Gerçeğe ve Hoşgörüye Dair

Varsaymak bir şeyin gerçekten var olduğunu göstermez. O bir ihtimaldir, gerçek olması hayal edilenlerdir.  Öte yandan, yok saymak, varsaymaktan daha gerçekçidir. Bir şey var olmalıdır ki yok sayılabilsin.  Bir gerçek hoş da olabilir, nahoş da.  Karşılaşılan nahoş durumlar ya hoş görülür ya da görülmez. Peki,  o halde “gerçek” ve “hoşgörü” nedir? Gerçek Gerçek kavramı felsefenin temel tartışma konularından biridir. Felsefe, bilim, sanat ve din “gerçek” kavramını, anlamları değişse de ortak olarak kullanmaktadır. Gerçek, hakikat ve doğru sözcükleri benzer anlama sahiptir, aralarında tam bir ayrım yapmak güçtür.  Felsefede genel anlamda “gerçek” kavramı, bilinçten ya da zihinden bağımsız olarak, nesnel ya da somut olan her şeydir.   Nesnel açıdan, elimizde tuttuğumuz kalem, saksıdaki bitki, daldaki çiçek bir gerçektir ancak bunlar zihnimizden bağımsız olarak varsa gerçektir. Hakikat, nesnel gerçekliğin bilinçteki yansımasıdır. Doğru kavramı ise hem düşünceye hem de gerçeğe uygun olandır. Çoğu insanın kavramla ilgili bir sorunu olmadığından gerçeği aramaları gerekmez. Gerçeğe ulaşmak riski olabilir. Belki de bunu bildiklerinden çoğu insan kendi yarattığı sanal gerçekliğe sığınır.   Buğulu bir camdan ya da buğulu bir kafayla bakılıyorsa gerçek zannedilenler aslında gerçek değildir. Düşünülen, şartlanılan durum ile gerçeğin birbiri ile örtüşmediği çoğu kez fark edilmez ya da fark edilmesi zaman alır.  Fark etmek hayal kırıklığına kapı aralar. O kapıları nasıl kapatacağını bilmeyen, hayatın gerçeklerini kabul etmemekte direnenler boşluklar içinde kalır. Akıl tutulmasının yoldaşlığında, karanlık sokaklarda yol alan takıntılar, tutkular ve sanrılar travmatiktir,  tehlikelidir. Hoşgörü Toplum yaşamında hoşgörü önemlidir.  Hoşgörü deyince akıllara hemen Hz. Mevlana gelmektedir. Mevlana her zaman insanları değerli görmüş, yaşamında sevgiyi, hoşgörüyü ön planda tutmuştur. Hoşgörü var olan tüm canlılara, farklılıklarına rağmen yaratandan ötürü saygı duymaktır. Farklılık elbette olacaktır ve kişileri özgün yapan budur. Olaylara hoşgörüyle yaklaşanlar tahammül seviyeleri yüksek olanlardır. Mevlana’ya göre yaratılanların en üstünü olarak kabul edilen insan incitilmemeli, kalbi kırılmamalıdır ancak bu, fikri olarak bir başıboşluluk, kişilikten fedakârlık anlamına gelmemektedir. Bile isteye hadsizlik yapmak, sınırları zorlayarak hoşgörü kalkanının ardına sığınmaya çalışmak rezilliktir.  Herhangi bir söz, bir davranış ya da durum ya hoştur ya da nahoş. İnsanların karşılaştıkları nahoş durumları hoş görmeme hakkı da vardır. Hoşgörülü olmak bir olgunluk belirtisi olarak kabul edilse de her olgun aynı kalıpları kabul etmek, beğenmediği bir durumu hoş görmek zorunda değildir. Kanımca gereksiz hoşgörü karşı tarafların arsızlığını, densizliğini, patavatsızlığını artırır ve tekrarlamasına neden olur. Hedefe kestirmeden gitmek, “hoş görmüyorum, kabullenmiyorum” demek, net tavır almak yolu uzatmaktan daha hayırlıdır. Yolu ayrılanların, “ beni anlamadılar, değerimi bilmediler”  demesi ise tam bir züğürt tesellisidir. Tıpkı, param yok ama gönlüm zengin denmesi gibi. Gönlün zengin olması aç kalmaya engel değildir. Manevi açlık ise her şeyden beterdir.  

İhmaller, Umutlar ve Yeni yıl

2020 yılı neredeyse herkes için gerginlik, korku ve umutsuzlukla geçti. Pandemi nedeniyle hala her gün yüzlerce can kaybı yaşanıyor ve virüs hızlı yayılıyor. Umursamaz, uyumsuz kişilerin de yayılma hızına katkıları çok büyük. Her ülkede sosyopat, kuralları hiçe sayan, kural deyince sadece kendi haklarının çiğnendiğini düşünen ve uymamak için direnen bir grup var.    İnsanlar yeni yıldan çok şey umuyor. Salgının bitmesi ve eski normallere dönülmesi sabırla bekleniyor.  Umut güzeldir ama umut edenler ile maske takmayı ihmal edenler hatta gizlice bazı mekânlarda toplanıp partiler düzenleyen, sokağa çıkma yasaklarını ve maske kullanım zorunluluğunu kişilik haklarının ihlali olarak düşünüp protesto edenler aynı kişiler. Komplo teorileri ortaya atanlar, salgının bitmesini sağlayacak en iyi çözüm olan aşıya bile karşı olanlar ve bu karşıtlıkları ile başka kişilerin de akıllarını karıştırmaya devam edenler yine aynı kişiler. Böyle olunca ”umut” trajikomik bir kavrama dönüşüyor.   Pırlantasız, Hindisiz ve Telefonsuz Olmaz! Yılbaşı öncesi TV reklamları yine pırlantalar, takılar, hediyeler, yeni telefonlar, yeni tabletler ve yeme içme, hindi pişirme tarifleri üzerine kurgulanmış. Mesaj şu: tüketin, daha çok tüketin, gerekmese de tüketin. Geçim sıkıntısı çektiğini söyleyen çoğu aileye bakınca şunu görüyorum: Örneğin, dört kişilik bir ailede herkesin elinde akıllı bir telefon ve tabi ki ayrı ayrı internet paketleri.  Başkasında var, bizde neden olmasın, herkes yediğini içtiğini, gezdiği yerleri, hiçbir şey bulamıyorsa içtiği çayın bardağını, kahvenin fincanını, plajda kumlara uzattığı ayaklarını, sokaktaki çiçeği, evindeki kediyi, suratına çikolata sürüp komik olduğu zannedilen bebekleri sosyal medyada paylaşıyor, biz neden yapmayalım mantığıyla yaklaşılıyor.  İşte bu mantıktan, bu kalıplardan kurtulmadan hayattan mucizeler beklemek safdilliktir.    Yeni ve bilinmezliklerle dolu bir yıl daha var önümüzde. Yıl yeni de olsa, fikirler ve davranışlar eski olduğu sürece farklı sonuçlar alınması zor. Gelecek planları olmalı ama o planların gerçekleşmesini beklerken de herkes üzerine düşeni yerine getirmeli. Sağlık diliyorsak sağlıklı bir yaşam için yapılması gerekenler bilinmeli ve uygulanmalı. Sevgi diliyorsak sevgi dili kullanılmalı, saygı diliyorsak saygıyla yaklaşılmalı. Ve dahası…   Akıl, eğer yerli yerinde kullanılırsa her zaman doğru yolu gösterecektir. Toplum mühendisliğinin etkisi altında kalmaktan sakınıp kalıplara sıkışmadan sadece kendimiz olabileceğimiz, Covid-19 salgınını atlatabileceğimiz, geleceğe daha güvenle yol alabileceğimiz bir yıl olmasını diliyorum.      

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »