Çok Bulutlu

13°C
Konya

Kıdem: Yük Değil, İşçinin Hakkıdır

Kayıt Tarihi: 10.02.2026 19:54 - Son Güncelleme: 16.04.2026 23:46
YAZI
A

Tüm iş yerlerinde adalet gerçekten var mı? Aynı işi yapan iki kişi aynı yoruluyor, aynı sorumluluğu taşıyorsa emeklerinin karşılığı nasıl olmalı? Yoksa bazılarına “yaklaştın artık” denilerek farklı bir muamele reva görülebilir mi?

Kanunlar işçiyi korumasa, işveren kendiliğinden adil davranır mıydı?

 “Hakkaniyet” gerçekten içten gelen bir refleks mi, yoksa denetim ve kuralla hatırlatılan bir şey mi? Çünkü pratikte küçücük bir ayrıntı bile çok şey anlatıyor olabilir: Zam döneminde herkesin ücreti artarken, emekliliği yaklaşan birinin zamsız bırakılması…

Şimdi gelin dürüst olalım: Elbette herkesin hesabı kitabı var. İşverenin de var, çalışanın da. Ama “hesap kitap” dediğimiz şeyin bir çizgisi olmalı. Çünkü bir yerden sonra bu, yalnızca maliyet yönetimi değil; adalet terazisi oluyor.

Düşünsenize… Aynı işyeri, aynı görevler ve mesai; aynı yorgunluk ve sorumluluk. Ama bir fark var: Bir çalışanın emekliliğine birkaç ay kalmış. Ve tam da bu yüzden, zam döneminde herkesin ücreti artarken o zamsız bırakılıyor.

Bu noktada mesele sadece “para” değil. Zam dediğin şey sadece rakam veya bordro satırı da değildir. Kimi zaman bir rakamın yokluğu, insana “Sen artık bu ekibin bir parçası değilsin.” diye bağırır. “Senin emeğinin karşılığı, takvim yaprağına bağlı.” der.

İşverenin dilinde savunmalar genelde hazırdır: “Şirketin şartları…” “Zaten emekli olacak…” “Bütçe…” İyi de aynı bütçe, aynı şartlar, aynı şirket… Herkese zam var; bir kişiye yok. O zaman insanın aklına tek soru geliyor: Bu farkın “objektif ve haklı” gerekçesi ne?

Bazı şeyler doğrudan söylenmez, yaşatılır. Emekliliğe zorlamak illa “Hadi çık!” demek değildir. İnsan bazen yavaş yavaş yalnızlaştırılır. “Bak herkes aldı, sen almadın” hissiyle kişi kendi kendine geri çekilir. En sonunda da “Demek ki artık istenmiyorum” dedirtilir. Kimse kapıyı göstermiyor gibi görünür, ama ışığı kapatırlar. Sen de karanlıkta kalınca, çıkmak zorunda hissedersin.

İşin can sıkan tarafı şu: Emekliliği yaklaşan çalışan, kimi yerde insan olarak değil “kıdem/tazminat maliyeti” olarak görülüyor.

O zaman çalışma ilişkisi “emek–karşılık” olmaktan çıkıyor, “fırsat–kâr” ilişkisine dönüyor. Ve bu dönüşüm, bir işyerinin en tehlikeli dönüşümüdür. Çünkü bugün emekliliği yaklaşanı “fazla” gören akıl, yarın hastalananı da “fazla” görür; ertesi gün yaş alanı da, doğum yapan kadını da…

Benim asıl derdim şu: Biz bunu normalleştirirsek, yarın aynı şey bize yapıldığında şaşırmayalım. Çünkü bu hikâyelerin kötü tarafı şu: Bir gün herkesin emekliliği yaklaşır. Bir gün herkesin temposu düşer. Bir gün herkes “idare etsin” denilen tarafa geçer. O gün geldiğinde insanın tek beklentisi kalır: “Bari haksızlık yapılmasın.”

Şimdi biri çıkıp “Ama emekliliğe zorlamıyoruz, zaten çıkacak” diyebilir. Tam da burada durmak lazım: “Zaten çıkacak” demek, “O halde haklarını bugünden kırpabiliriz” demek değildir. Bir insanın işten ayrılacak olması, onun bugün aynı işi yapmadığı anlamına gelmez. İş bugün yapılıyor. Efor bugün harcanıyor. Emeğin karşılığı da bugün konuşuluyor.

Son sözüm basit: Bir çalışana zam vermemek, sadece bordro meselesi değildir. Bu, çoğu zaman bir insanın “Ben hâlâ değerli miyim?” sorusuna verilen cevaptır. Ve inanın, bu sorunun cevabı paradan daha değerlidir.


ETİKETLER:

YORUM YAP

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.