Nikâhta “Biz”; Boşanmada “ Sadece Ben”
Evlilikte her şey “güllük gülistanlık” başlar: fotoğraflar, güzel sözler, hayaller, vaatler “biz birlikte her şeyi aşarız” cümleleri…
Sonra bir gün, aynı iki insan “aynı evi paylaşamıyoruz” noktasına gelir. Ve ne tuhaftır: En çok “biz” diye kurulan şey, en sert “ben” savaşına dönüşür.
Boşanma, çoğu zaman bir ayrılık değil; hesaplaşma dili ile yürüyen bir süreç oluyor. Evin anahtarı, çocuğun çantası, ortak banka hesabı, mesaj kayıtları, takılar, altınlar, kredi kartı ekstreleri…
Bir anda hayat, delil klasörü gibi. Kimi zaman bir cümle, kimi zaman sessiz kalınmış yıllar, mahkeme koridorlarında kocaman bir dosyaya dönüşüyor.
Asıl mesele şu: Evlilikte “birlikte yaşamak” çok konuşulur; birlikte ayrılmak hiç konuşulmaz. Kimse nikâh masasında “Bir gün anlaşamazsak nasıl konuşacağız?” diye sormaz.
“Mal rejimi nedir?” diye merak eden pek azdır. “Çocuk olursa, ayrılık halinde onu nasıl koruruz?” cümlesi neredeyse hiç kurulmaz. Çünkü o an, ayrılığı düşünmek uğursuzluk gibi gelir. Oysa plan yapmak uğursuzluk değil; hayatı ciddiye almaktır.
Boşanma cehennem savaşı gibi yaşandığında genelde iki şey devreye giriyor: incinmişlik ve kontrol ihtiyacı. İncinen taraf, “Ben kaybettim, sen de kaybedeceksin” noktasına savrulabiliyor. Kontrol ihtiyacı da “Çocuk bende kalsın”dan öte, “Senin hayatını ben belirleyeyim”e kadar gidebiliyor.
Çocuğun okul kaydı bile, bir güç gösterisine dönüşüyor. Oysa çocuk, bir tarafın kazanacağı kupa değil; iki yetişkinin koruması gereken canlı bir kalp.
Bir de “yakın çevre mahkemesi” var: Aile, akraba, komşu, arkadaş… Herkesin fikri var, herkesin hükmü hazır. “Boşanma, sakın” diyen de var; “Al elinden ne varsa” diyen de…
İnsan, zaten kırıkken en çok bu cümlelerin altında eziliyor. Çünkü boşanma bir süreç; ama çevrenin dili, çoğu zaman bir linç ritüeli gibi. Bu yüzden boşanma konuşurken en zor ama en gerekli cümle şudur:
“Biz artık eş olamayabiliriz, ama düşman olmak zorunda değiliz.” Bu cümle kurulduğunda her şey pamuk gibi olmaz; ama savaşın dili azalır.
“İnat” yerine “çözüm” girer. “İntikam” yerine “düzen” konuşulur. En önemlisi, çocuk varsa, onun hayatı bir mahkeme kararından ibaret kalmaz; bir güven duygusu korunur.
Keşke evlenirken “şöyle bir düğün yapalım” kadar, “bir gün işler yolunda gitmezse nasıl ayrılırız?” da konuşulsa. Keşke “mutluluk” planlandığı kadar, “kriz” de olgunlukla planlansa. Çünkü evlilik, sadece aynı yastığa baş koymak değil; aynı hayatı yönetmek. Hayat yönetimi de bazen “birlikte kalmayı”, bazen “kavga etmeden ayrılmayı” gerektirir.
Belki de günümüzün en gerçekçi romantizmi şu: Birbirini seven iki insanın en büyük sınavı, her zaman birlikte kalmak değil; gerekirse kırmadan birbirinden gidebilmek.



Zül***a Y*lçın
25.02.2026 11:46