"Utanmasalar mezardan çıkarıp "neden öldürüldün?" diye yargılayacaklar!
Çünkü bu ülkede ölmek bile beraat sayılmıyor"
Bu ülkede ölmek bir son değil.
Çoğu zaman yalnızca sorgunun başlangıCı.
Önce öldürülüyorsun.
Sonra hayatın parçalara ayrılıyor: mekân, kıyafet, saat, mesaj,
mimik...
Neredeydin, ne giymiştin, ne dedin, neden oradaydın?
Fail kenarda beklerken, mezardaki insan savunma yapmak
zorunda kalıyor.
Bu refleks tesadüf değil.
Sosyolojide buna mağdur suçlayıcılığı denir.
Toplum, adaletsizliği kabul etmek yerine mağdurun
davranışlarını mercek altına alır.
Çünkü bu, bireye sahte bir kontrol duygusu verir:
"Demek ki doğru davranırsam bana olmaz."
Bu, Ulrich Beck'in tanımladığı risk toplumu mantığıyla birebir
örtüşür.
Risk artık sistemlerin değil, bireylerin omzuna yıkılır.
Devletin, hukukun, kurumların sorumluluğu geri çekilir; yerine
şu fısıltı gelir:
"Daha dikkatli olsaydın."
Oysa suç, bireysel dikkatle değil; kamusal adaletle önlenir.
Bir toplumda insanlar başına gelenleri yaşam tarzlarıyla
açıklamaya başlıyorsa, orada hukuk yalnızca metin olarak
vardır; koruyucu bir güç olarak değil.
Hukuk elbette delille çalışır.
Ama Max Weber'in sözünü ettiği rasyonel hukuk, meşruiyetini
yalnızca prosedürden değil, toplumsal kabulden alır.
Vicdanla bağını koparan kararlar doğru olabilir; ama adil
hissedilmez.
İyi hâl, tahrik, indirim...
Kanunda yer alabilir.
Ancak aynı gerekçeler sistematik biçimde aynı dosyalarda
karşımıza çıkıyorsa, burada artık bireysel takdir değil, yapısal
bir eşitsizlik konuşulur.
Bu noktada mesele cezanın süresinden çok, verilen mesajdır.
Ve verilen mesaj nettir:
Bazı hayatlar daha kolay harcanabilir.
Bazı suçlar daha kolay tolere edilebilir.
Pierre Bourdieu'nün sembolik şiddet dediği şey tam olarak
burada devreye girer.
Şiddet sadece fiziksel değildir;
dil yoluyla, gerekçelerle, karar metinleriyle yeniden üretilir.
Mağdur, öldükten sonra bile suçun parçası hâline getirilir.
Cezasızlık yalnızca faili cesaretlendirmez.
Toplumu da biçimlendirir.
İnsanlara itiraz etmemeyi, unutmayı, olan biteni
içselleştirmeyi öğretir.
Böylece sessizlik bir tepkisizlik değil, öğretilmiş bir
kabullenme hâline gelir.
Ve tam bu noktada adalet meselesi hukukun sınırlarını aşar.
Siyasetin alanına girer.
Çünkü hangi suçun "acil", hangi mağdurun "öncelikli" olduğu
siyasal bir tercihtir.
Ve bu tercihler tarafsız değildir.
Hannah Arendt'in uyardığı gibi,
kötülük bazen bağırarak değil, olağanlaşarak yayılır.
Kimse yüksek sesle savunmaz; herkes "prosedür böyle" der.
Fakat;
Ölüler kendini savunamaz.
Ama biz her seferinde onları savunmak yerine, sorgulamayı
seçiyoruz.
Belki de mesele yalnızca cinayetler değil.
Belki asıl mesele şu:
Bu ülkede bazı hayatlar, yaşarken de öldükten sonra da
korunmaya değer görülmüyor.
Adalet ise onları değil, yalnızca bu düzeni koruyor.

