Büyüdük Sandık... Sadece Çocukluğumuzun Boyu Uzadı
Geçtiğimiz hafta çocukluk döneminin, bireyin karakter gelişimindeki belirleyici rolünden söz etmiştik. Çocukların en güçlü öğrenme biçiminin gözlem olduğunu, ebeveynlerin yalnızca söyledikleriyle değil, yaşadıklarıyla da bir model oluşturduğunu vurgulamıştık.
Ama belki de şu gerçeği yeterince sert söylemedik:
Çocukluk, sadece bir dönem değildir.
Bir insanın kaderine atılan ilk imzadır.
Aslında bilim de bunu söylüyor: İnsan beyni özellikle ilk yıllarda, “hayatta kalmak” için çevresini kopyalar. Doğruyu değil, gördüğünü öğrenir. Çünkü çocuk için gerçeklik, deneyimlediğidir.
Peki ya sonra?
Çocukluk gerçekten biter mi…
yoksa sadece şekil mi değiştirir?
Belki de asıl soru şu:
Büyüyor muyuz… yoksa sadece yaş alıp, aynı hikâyeyi farklı sahnelerde mi oynuyoruz?
Bugün birçok yetişkin, aslında geçmişinin izlerini bugünün ilişkilerinde taşır. Çünkü çocuklukta öğrenilen duygular, kalıplar ve inançlar; zamanla kalıplaşmış şemalara dönüşür ve fark edilmeden hayatı buna göre şekillendirmeye başlar.
Ve çoğu insan bunun farkında bile değildir. Seçimlerini özgürce yaptığını sanır…
Nöropsikolojik çalışmalar gösteriyor ki; çocuklukta tekrar eden duygusal deneyimler, beyinde kalıcı sinirsel yollar oluşturur. Yani hissetme biçimimiz bile bir alışkanlığa dönüşür.
Sevginin koşullu verildiği bir evde büyüyen bir çocuk, yetişkin olduğunda “sevilmek için çabalaması gerektiğine” inanır.
Sürekli eleştirilen bir çocuk, büyüdüğünde kendini yetersiz hisseder.
Duyguları görülmeyen bir çocuk ise, ileride kendi duygularını bastırmayı öğrenir.
Ve çoğu zaman bu insanlar şunu fark etmez:
Kendilerine kötü davranan insanları değil, kendilerine tanıdık gelen duyguları seçerler.
Ve en çarpıcı olanı şudur:
İnsan, tanıdığı duyguyu seçer… sağlıklı olanı değil.
Bu yüzden bazı insanlar kendilerine iyi gelmeyen ilişkilerde ısrar eder. Çünkü o tanıdık his, çocukluktan mirastır.
Belki ihmal, belki belirsizlik, belki de sevgiye ulaşmak için verilen mücadele…
Hatta bazen acı bile güvenli gelir.
Çünkü bilinmeyen mutluluktan, bilinen acı daha “kontrol edilebilir” hissedilir.
Bugün “neden hep aynı tip insanları hayatıma çekiyorum?” diye soran biri, aslında geçmişinin yankılarını duyuyor olabilir.
Burada asıl mesele “yanlış insanları bulmak” değil, doğru hisleri tanımıyor olmak…
Yetişkinlikte yaşanan:
– terk edilme korkusu
– aşırı bağlılık ya da kaçınma
– değersizlik hissi
– onay ihtiyacı
çoğu zaman bugünün değil, dünün izleridir.
Psikodinamik yaklaşıma göre, birey çocuklukta tamamlayamadığı duygusal ihtiyaçlarını,
yetişkinlikte tekrar eden ilişki döngüleriyle “tamamlamaya” çalışır. Ama çoğu zaman aynı senaryo yeniden yazılır.
Hayatınızda yeni insanlar olsada yaşananlar hep aynı kalır.
Ancak burada önemli bir gerçek var:
Geçmiş, kader değildir.
Fakat yüzleşilmemiş geçmiş, geleceğin ta kendisidir...
Evet, çocukluk bizi şekillendirir. Ama bizi tanımlamak zorunda değildir. Farkındalık, bu döngüyü kırmanın ilk adımıdır. Kendi hikayesine dışarıdan bakabilen bir birey, artık otomatik tepkiler vermek yerine bilinçli seçimler yapabilir.
Çünkü farkındalık şunu getirir:
“Bu ben miyim… yoksa bana öğretilen mi?”
Belki de kendimize sormamız gereken en doğru soru şudur:
“Ben gerçekten bugünü mü yaşıyorum, yoksa geçmişimin tekrarını mı?”
Cevap rahatsız edici olabilir.
Ama dönüşüm, tam da o rahatsızlığın içinde başlar.
Çünkü iyileşme, geçmişi silmekle değil; onu anlamakla başlar.
Ve bazen en büyük dönüşüm, çocukken öğrenilenleri sorgulamaya cesaret etmekle mümkün olur.
Unutmayın…
Çocukluk biter.
Ama etkisi, fark edilene kadar devam eder.
İremsu Üçok
Sosyolog | Aile Danışmanı | Cinsel Terapist
Çocuklukta öğrenilenlerin yetişkinliğe yansıması üzerine...

