Konuşamadığımız Duygular, Şiddet Olarak Geri Dönüyor!
Bir duygu konuşulmadığında kaybolmaz.
Şekil değiştirir.
Önce suskunluğa dönüşür,
sonra mesafeye,
sonra öfkeye…
Ve en sonunda, kontrol edilemeyen bir davranışa.
Bugün yaşadığımız birçok ilişki krizi, ani kopuşlar,
aşırı tepkiler ve hatta şiddet…
Bir anda ortaya çıkmıyor.
Konuşulamayan, bastırılan ve düzenlenemeyen duyguların biriktiği yerden taşıyor.
Psikolojide bu durum, duygusal regülasyon eksikliği olarak tanımlanır.
James Gross’un duygu düzenleme modeline göre, insanlar duygularını ya erken aşamada fark edip düzenler ya da bastırarak geciktirir.
Ancak bastırma (suppression), kısa vadede işe yarar gibi görünse de uzun vadede fizyolojik stresi artırır ve duygunun daha yoğun bir şekilde geri dönmesine neden olur.
Yani bastırılan duygu kaybolmaz, birikir.
Ve biriken duygu, en zayıf anda kontrolü ele alır.
Nöropsikolojik olarak bakıldığında,
insan beyni tehdit algıladığında (reddedilme, terk edilme, değersizlik hissi)
savaş–kaç–don tepkisi verir.
Bu noktada prefrontal korteks (mantık ve kontrol merkezi) geri çekilir,
limbik sistem (duygusal beyin) devreye girer.
Yani kişi artık “düşünerek” değil,
“tepki vererek” hareket eder.
İşte bu yüzden bazı insanlar tartışma anında
kendine bile yabancılaşır.
İşte tam bu noktada insanlar ikiye ayrılır:
Duygusunu regüle edebilenler ve edemeyenler.
Regüle edebilen kişi durur, hissini fark eder ve ifade eder.
Regüle edemeyen ise ya patlar ya kaçar ya da tamamen kapanır.
Bugün ilişkilerde gördüğümüz birçok problem—
ani öfke patlamaları, kıskançlık krizleri, kontrol etme isteği,
sürekli suçlama, manipülasyon…
Bunların büyük bir kısmı aslında
regüle edilemeyen duyguların davranışa dönüşmüş halidir.
Bağlanma kuramı da bu döngüyü açıklar.
Çocuklukta duyguları görülmeyen, bastırılan
ya da cezalandırılan bireyler,
yetişkinlikte duygularını sağlıklı şekilde düzenlemekte zorlanır.
Bu kişiler ya duygularını yoğun ve kontrolsüz yaşar..
(anksiyöz bağlanma), ya da tamamen bastırıp uzaklaşır (kaçıngan bağlanma).
Ve ilişkilerde şu döngü oluşur:
Biri yakınlaşmak için baskı kurar,
diğeri uzaklaşır.
Biri konuşmak ister,
diğeri susar.
Ama kimse aslında duyguyu yönetemez.
Çünkü biz duygularımızı konuşmayı değil,
duygularımızdan kaçmayı öğrendik.
Ve asıl kırılma noktası burada başlar:
Sağlıklı iletişim kuramayan insanlar,
anlaşamadıklarında konuşmaz…
Cezalandırır...
Sessizlikle, yok saymayla, değersiz hissettirerek,
suçlayarak, manipüle ederek…
Ve bazı durumlarda bu süreç,
çok daha ağır sonuçlara kadar ilerleyebilir.
Çünkü ifade edilemeyen duygu,
zamanla kontrol etme ihtiyacına dönüşür.
Kontrol edemeyen ise,
zarar verici davranışlara daha açık hale gelir.
Bu yüzden mesele sadece “ilişki problemi” değildir.
Bu bir duygusal regülasyon problemidir.
Ve duygusal regülasyon, bireysel bir beceri gibi görünse de toplumsal sonuçlar üretir.
Duygularını tanımayan birey empati kuramaz.
Empati azaldıkça tahammül düşer.
Tahammül düştükçe toplum sertleşir.
Bugün sosyal medyadaki öfke,
gündelik hayattaki tahammülsüzlük,
ilişkilerdeki ani kopuşlar…
Hepsi aynı yerden besleniyor:
Düzenlenemeyen duygular.
Biz duygularımızı konuşmayı değil,
duygularımızdan kaçmayı öğrendik.
Ama kaçtığımız her duygu,
bir gün bir yerden çıkar.
Ya bir ilişkide,
ya bir kopuşta,
ya da birinin hayatında derin bir iz olarak…
Belki de artık sormamız gereken soru şu:
“Ben şu an ne hissediyorum
ve bu duyguyla ne yapıyorum?”
Çünkü gerçek güç, hissetmemek değil;
hissettiğini yönetebilmektir.
Ve unutma:
Duygularını yönetemeyenle,
hayat yönetilmez.
İremsu Üçok
Sosyolog|yazar {Duygusal Regülasyon ve İlişki Dinamikleri Üzerine..}

