Kutunun Dışı 19 - Kutsal Parantez- Devir Kendini Ayıklama Devri
Devir kendimizi ayıklama devri. Çok samimi söylüyorum.
Sevgili okurum, merhaba. Her gün biraz daha samimileşiyorum sana karşı. Çünkü kendime olan samimiyetim artıyor da ondan. Nasıl oluyor bu? Ayıklama yoluyla oluyor.
Bize fasulye ayıklamayı iyi öğrettiler ya da pirinci. Bir güzel ayıkladık taşını, kılçığını. O pirinçteki siyah taşlara hiç acımadık. Hoop kaptık ve kara deliğe gönderdik. Fasulye kılçıklarının tencereye gelene kadar ki hizmeti umrumuz olmadı. Zira biz ayıklama işinde üstat idik ve pirincin içindeki beyazdan korkmak da, aslında beyaza karşı daha tedbirli olmak da hiç aklımıza gelmedi.
Atalarımızdan her bir yaşam formülünü eksiksiz öğrenmiştik çünkü. Onlardan daha mı iyi bilecektik? Bu düpedüz eski köye yeni âdet getirmek olurdu. Gavurluk olurdu. İçimizden buna yeltenenler de oldu zahir. Hatta bir kısmı az biraz başarılı da oldu. Beyaz taşların içinde de ayıklanması gerekenler olduğu gibi söylemlerde bulundular. Söylemekle de kalmayıp bir güzel ayıkladılar onları.
Çok sürmedi ama. Bir hafta, bir ay, bir yıl ya da yüz yıl da olsa sonları geldi bu gavurlukların. Hemen ataların nesiller boyu aktarılmış giysileri birer birer tekrar giyildi. Otomatik düşünceler allanıp pullandı yine. Aslında pek de kaybolmamış, unutulmamışlardı. Bir ufak ara verilmişti yalnızca. Bazı cılız sesler en azından burada bir ayıklama yapalım, bugüne hizmet etmeyen bazı kalıpları bırakalım dedilerse de kâr etmedi. Cenin hâlindeyken başı ezildi. Elbette bu yenilikçilerin de hepsi iyi niyetli değildi. Olan doğamamış o bebeğe oldu.
Adı DENGE idi o bebeğin. Çocuk olacaktı o, sonra genç olacaktı ve her bir şey ona emanet olacaktı.
OLAMADI.
Görüntüde sanki çocuk cennet meyvesi ve gençlik de yarınların mimarıydı ama insan gerçekte ne çocuklara hürmet ederdi ne de gençliğe. Çünkü ona da aynı muamele reva görülmüştü vaktiyle. Eh haksız da sayılmazdı.
Kuşaklar boyu pek adam yerine konulmayan çocuk bugün, sen de biliyorsun ki sevgili okurum, neredeyse putlaştırılmış durumda. Bilhassa bazı aile ve ortamlarda. Yani yine denge yok. Yine “adam” yerine konmuyor.
Hakikati idrak edilmeyen hiçbir şey, gerçekte değer görmüyor demektir. Allah´ın bir adı da “Hakk” olur muydu yoksa?
Ne dedim en başta, devir kendini ayıklama devri. Pirincin taşına, fasulyenin kılçığına verdiğin anlamı oradan biraz alıp zatı muhteremine vereceksin. Can okurum, çünkü her birimizde, dünyanın tüm fasulyelerinin kılçıkları birleşse, işte onların yetişemeyecekleri oranda kılçık var. Aynı şeyi pirinç için de düşünebilirsin. Taş doluyuz. Hani arada bazıları böyle böbrekten taş düşürür. Hatta düşüremeyen de olur da, inim inim inler, bereket tıp var, doktor var, alıverir o taşı.
Ama öyle bir hayattayız ki tıbbın yetişemediği taşlar da var. Doktorun elinin eremediği. Hah, tam orada senin devreye girmen, böbreğin de dâhil olmak üzere orana burana çöreklenen taşları defetmen gerekir. İmtihan dünyası denen illet budur zaten.
Gözünü açtığından beri neler yüklediler sana neler! İşini kolaylaştırsın, yolunu açsın diye hizmetine sunulan el fenerinden, arabasına, toprağından fikrine, her bir şey senin efendin oldu. “Lâ İlahe” lafta kaldı. Sağın solun önün arkan put oldu ve sobelendin. O gün bugündür ebe yaptılar seni. Saklananları aramaktan helak oldun. Yapayalnız, gözü yaşlı derman arıyorsun. Daha aramaktasın da. Oysa “Şahdamarından bile yakınım.” kelamını kalu beladan beri bilmektesin. Çünkü anlamadın. Beş duyu dünyasında öyle bir kayıpsın ki, hakikatin sesini duyman neredeyse imkânsız.
Ben de seninle aynı durumdayım. Bu garip bilinç oyununun içinde sazlıktan koparılan ney gibi gamlıyım. Yalnız bir vakittir gurbete meydan okumaya başladım. Çünkü O benimle ve beni gerçek kaderime çağırıyor. Yol çok uzun fakat en uzun yollar yürüyerek biter, bilirsin. Yolun tek şartı, üzerimizdeki fazlalıkları atmak. Şu ayıklama meselesi işte. Şimdi ve burada, bu yazıda birleşebiliyorsak ruhdaşız demektir.
Sevgili can, bence yepyeni bir devrin başlangıcındayız ve kulak verenler için müthiş bir cennet çağrısı var. Belki de cehennemden cennete taşınma hikâyesini birlikte yazdığımız bir evredeyiz.
Devam edeceğiz. Çünkü ezelden yazıldı. Şimdilik “HOŞÇA” KAL. Bir de gerçekten çok değerlisin.

