Çok Bulutlu

9°C
Konya

Gökten Düşemeyen Üç Elma Masalı

Kayıt Tarihi: 27.10.2025 18:44 - Son Güncelleme: 10.02.2026 14:11
YAZI
A

Bir varmış bir yokmuş.

On binlerce yıl önce yine tavuklar ve horozlar varmış.

Ama içlerinde sürekli bujiteri, parfümeri gezen bir takım varmış ki aralarında bir süs yarışıdır gidiyormuş. İki dolanır bir parfüm sıkarlarmış. Bin ibik numarasıyla başa geçen horoza kızgıları dışında umurları değilmiş dünya. Ayna cımbız misali. Gelgelim yumurtaları ölü doğuyormuş nicedir. “Yumurtasız tavuğun kanadı budu ateşe verile” diye sahiplerini rüyada görmekten harap bitap düşmüşler. Gün ağaradururken kırmızı ibikli horozu yerebatasıca ötüşüyle başbaşa bırakıp süslü tavuklar iken soslu tavuk olmamak için yolculuğa çıkmışlar.

Az ve uz gidip bir başka horozun ardına düşerken bulmuşlar kendilerini. İbiği iğneoyası, kurumu havası destansıymış.. “Mış mış” da gözü göz değil gibiymiş yani böyle tuhaf bakıyormuş. “Neyse” deyip hayra yormuşlar. Gizemli bu ne de olsa kahraman horoz demişler. Sezgilerine güvenmemişler. Aslında uzun zamandır sadece dış görünüşlerini önemseyip bilgi ve görgülerini umursamadıkları için sezgi sesleri de çok cılızlamış. Duyuramamış kendini bizimkilere. Ama kaderden kaçılır mı?

Tarla dağ taş yol teperken gözü kayık horozun feri bacası sönüp sırtüstü kalakalmış ayaklar havada. Meğer hastaymış dışı içi. Yalanmış havası ibiği.

Bir velveledir almış ortalığı. Ruhlar deprem depreşmiş. Kara yazgılarına beddualar etmişler. Keşke insan olsaydık da kimseye muhtaçlığımız kalmasaydı demişler. İnsan kadınların aklı daha büyük olurdu demişler. İçten içe bir vakitler insandık belki de diyorlarmış.

Kızgın yağlara atılsalar ancak bu kadar yanabilecek canlarını butlarını nasıl kurtaracaklarına dair son umut kırıntıları tek sermayeleriymiş artık.

Bir yandan “ Ne bakımsız tavuklar bunlar da” diye dedikodu yaptıkları arkadaşlarını düşünüyor diğer yandan ölü doğan yumurtaların sebebini zihinlerinde döndürüyor, batan güneşin ardı sıra içleri daha da karararak gidiyorlarmış.

Gidiyorlarmış da nereye? Kendileri de bilmiyor. Durun sorayım ben hepimizin adına?

“Şimdi ne yapacaksınız?” (Derdiniz başınızda ise dermanınız heybenizde olsa gerek diye de ekledim.”)

İçlerinden en süslüsü, en parfümlüsü kaşlarını çatıp gayet öfkeli biçimde yüzüme bakarak, o kalemine dikkat et madem ad ettin bizi sahip çık, bir yol bul bu gidişata” dedi.

Ben tabii hafiften çekinerek “ Bir faniyim sizin gibi, el açın Allah´a dua edin, tövbekar olun, gökten üç elmayı düşürün, kalem sizde” dedim. “O eleştirdiğimiz tavuklar çok bakımsızdı.” dedi. “Ne demek bu?” dedim. Daha da kızgın bakarak “Tövbe edecekmişiz ya...” “Yani mesele o değil galiba, mesele uçlarda olmak, yapay olmak, abartmak, özünden kopmak, yoksa bakımsızlık da övünülecek şey değil...”

Ben eveleyip gevelerken, “Dünyanın imdaaaat çığlıkları yeri göğü aldı, siz burada ne saçmalıyorsunuz?” diye sazı da sözü de aldı biri.

 Yapyaşlı bir kadındı bu ve taptarla yollardan o yaşına rağmen koştura koştura peşimizden gelmişti. Nefes almadan konuşmaya başladı. (Bence milyonlarca yıl yaşındaydı. )

“Ay, güneş, bağ, bahçe, yıldızlar, arılar küs bize.” dedi. Çiçekler selamı sabahı kesti, “Birkaç bahar daha ya açarız ya açmayız derler, kuşlar ötüşümüze hasret kalın bedduasında, ağaçlar verdiği gölgelere pişman, incir zeytin gözyaşı dökmede, rüzgar esmeye üşenir oldu, ormanlar öksüz kaldı, yağmurlar kırgın, erkekler savaşta.”

Kulak kesildik hepimiz... Cehennemi övdürecek hale getirdiğimiz gezegenimiz için bağır çağır konuşmaya devam etti:

“Can veren kutsal kase iken bedeninden ölü dökülen olduk. Güzelleşelim diye yaptırdık estetik estetik üstüne, döndük şişme bebeklere. Aynalara ve yaşama kırıldık ya çok konuştuk ya sus olduk zulümlere. Ya gelenekseldik ya modern. Zaten bildiklerimizin yanlış öğretilmesine göz yumduk gözü kayıkları rehber edindik. Sözde sevgiyi, ışığı, barışı getirecektik dünyaya. Vazifemiz buydu. Adem Havva düşman zannettik. Milyonlarca yıldır asılı durur gökteki üç elma. Mezarlara teslim çocuklar yanan ormanlarla birlikte tekmil şikayete gitti Kafdağı´na. Dile geldi Kafdağı, “o üç elma üç vakte kadar düşmezse gökten, cennet bitmezse bu masalın sonu, kopsun kıyamet,” dedi. Elinde asalarıyla masum bebekler vardı ve en küçüğü en az bin yaşındaydı.”

Ve pufff...

Toz bulutu ve “sil baştan yaratım fısıltıları” tüm boşlukta şahit olunmadık bir sessizlikle yankılanıyor.

“Lütfen o yerin bilmem ne kadar altındaki magma olmasın bu kez. Ve yerin üstündeki insanımsılar da. Hani şu minicik bedenlere kıyan.. Çocuklara bombalar yağdıran. Öldürmelere doymayanlar var ya.. Doğayı incitenler. Neşeye güzelliğe düşmanlık edenler, papatyaları sevgi kumarında koparanla.... Sarı yeşil, ay güneş, akıllı deli, Adem Havva diye ayıranlar...Kabus görenler. Kalbi çarpılmışlar...Olmasın bunlar senaryoda. Romeo ve Jülyet yeniden yazılsın.” Üç elmanın düşmesi gereken kötü adamlı masallar da olmasın.” Kurt yemesin kırmızı başlıklı kızı.

Liste uzun. Ben en iyisi “Cennetin Dibi” deyip, kazıyım Zeytin Ağacı´na. Bir de İncire.. İkisi de hayattır, bilirsin.

Ben yazdım bu masalı. Sen de yaz kendi masalını. Kalem sende.


ETİKETLER:

YORUM YAP

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Habibe Nesrin Ertuğrul

Habibe Nesrin Ertuğrul

Yazarın Diğer Yazıları