Kutunun Dışı: Anlam, Denge, Hakikat 3
Merhaba sevgili okurum. Demirden bir dağdan söz edeceğim bugün sana.
Her birimizin demirden yapılmış bir dağı var. Kocaman kayalarla kaplı. O kayalara duygular diyebilirsin, düşünceler ya da alışkanlıklar diyebilirsin. Aslında hepsini koyalım o kutuya.
Biz insanlar, bilirsin ki alışkanlıklarımızdan kolay kopamayız. O kadar alışırız ki, alıştıklarımıza, farkında bile olmayız alıştıklarımızın alışkanlık olduğunun. Otomatikleşmiştir onlar hem de nesiller boyu.
Muhataplarımızdaki artı ve eksileri çabucak görürüz ama iş kendimize geldiğinde kör oluruz. Belki ilk akıllıca adım kendimizle aramıza böyle bir mesafe koymak olabilir.
Adına “Ben” dediğimiz ve ben şöyle biriyim, asla onu yapmam ya da bundan vazgeçmem diye tanımladığımız bir dünya kimliğimiz var ya. İşte tam olarak onun biraz dışına çıkmaktan, o dünya kimliğimize üçüncü bir göz olarak dışarıdan bakmaktan bahsediyorum.
Evet, ne diyorduk, naçiz vücudumuza ve acayip benimsediğimiz kişilik özelliklerimize sanki başka biriymişçesine mercek tutmak hatrı sayılır farkındalıklar oluşturabilir.
İçine doğduğumuz kültürü aynen bir elbise gibi giyiniyoruz. Evrende tesadüf yok elbette ve doğduğumuz topraklardan, cinsiyetimize, yaşadığımız yüzyıla, yeteneklerimize, isteklerimize, kabul ve ret verdiklerimize kadar her şeyin bir anlamı, bir yazgısı var.
Başıboş değiliz.
Özgür de değiliz sanki.
Evet, ortada bir özgür irade lafları dolaşıyor ama belli ki bir kader mefhumu var.
Kader de genellikle kara yazıların içine doldurulduğu bir torba gibi algılanıp uzak durulmaya çalışılıyor. Ya kaderi yanlış anladıysak?
Cidden bu kader mevzusu üzerine mesai yapmak lazım.
“Kaderi böyleymiş.” cümlesini kaçımız ve ne kadar olumlu anlamda işittik.
Kadere iman diye bir şey varsa belki de o nihai gerçeklikte cennet gibi bir şey olabilir.
Ama ona ulaşmak kutunun dışına çıkmayı gerektiriyor olabilir.
Çünkü biz insancıkları böyle bir kurallar dizisiyle çakıltaşları gibi “bir örnek” hale getiriyorlar.
Sevgi ve onay ihtiyacımız çok ağır bastığı için biz de hazır kutunun içine girip nefes darlıkları geçirsek bile orada yaşıyoruz. Yani buradan kasıt herkes kafasına göre takılsın değil ama neden Ali´yi Veli yi, Zeynep´i Elif´i bu kadar aynılaştırma çabası var?
Reşat Nuri Güntekin´in Çalıkuşu romanında idealist Feride öğretmen, kuş uçmaz kervan geçmez Zeyniler köyünde virane okulda yoklama alırken bir bakıyor ki çocukların yarısı Ayşe yarısı Zehra. Erkeklerde de durumun aynı olduğunu söylememe gerek yoktur.
Bu isimler güzel, orada bir sorun yok ama başka güzel isimler de var.
İnsanlar apaynı olmaya koşullandırılıyor. Kalabalıkların güvenlik hissine iyi geldiği kesin.
Ancak türümüzün yalnız doğup yalnız öldüğü hatırlanırsa kalabalıklara bağladığın ipi çözecekler dostum. Sanırım özgür irademizi kullanabileceğimiz tek platform da kalabalığa yani sürü bilincine bağladığımız duygusal kancayı bir demirden dağmışçasına eritmek. Göktürk destanında sıkışıp kaldıkları alandan insanlar o demir dağı eritip çıktılar. Yoksa öleceklerdi.
Belki kader “tek”liği seçebildiğinde insanı kırmızı halılarla karşılamak için bekliyor. Abraham Maslow´un ihtiyaçlar piramidinin en üstü yani insanın kendini gerçekleştirdiği yerde alın yazısı öylece duruyor. Kapıda bir şifre var. Bildiğimiz kapılardan değil bu kapı. Şifresi “kendini bilmek.”
“İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.”
Değerli can, kendini bilmek çok mühim. Bu mühim bir çift kelimeden öbür hafta bahsedeceğim. Aynı yerde bekliyorum. Kahveni kap gel. Ama benim söylediklerime de çok takılma. Yaşamının bilgesi sensin. Sen “kendini bil.” “Kendini bul.” Ben işte konuşuyorum öyle.


