Nur ve Kir
“Cedlerim Türk olmayan bir bölgeden(Çermik) gelmiş olsa bile kendimi Türk sayarım. Çünkü kişinin milliyetini tayin eden ırki menşei değil, terbiye ve duygularıdır.” Ziya Gökalp.
Ziya Gökalp, şair. Yazar. Düşünür. Dava insanı.
Şairliğini ise “Şiir için değil şuur için.” felsefesine dayandırır.
Şiir sözlerin titizlikle seçilip inci gibi dizilmesidir.
Öyle basit bir iş değildir.
Zemahşeri, yazdığı Kur´an tefsirinin ön sözünde şöyle diyor: “İslam´ın ortaya çıkışında şeriatın kılıcına karşı durabilen Arap gelenekçileri, sözün güzelliğine karşı direnemediler.”
Söz, büyüdür.
Büyüler, çarpar.
O sebeple kulağından girene en az midene giren kadar dikkat etmek hayati bir önem taşır.
Sözün ustaca sergilendiği şiir, sanat yapar.
Sanat ise yaradılışın yarısıdır.
Diğer yarıyı bilim işgal eder.
Bu ikisi kardeştir. Hem dost hem düşmandırlar. Tabii ki insani algılardır bunlar.
Dostluk ve düşmanlık da iç içedir zaten.
Dünya düalitedir( ikilik) ve gerçekte hiçbir şey diğerinin tersi değildir.
Tamamlayıcısıdır.
Tersi gibi görünen ötekinin var edicisidir.
“Anladım işi, sanat Allah´ı aramakmış.
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”
Necip Fazıl, Sakarya Türküsü´yle ne yapıyormuş? Yukarıdaki dizelerle vermiş cevabını. İki oluktan birinden nur birinden kir akan Sakarya.
Nur ve Kir...
Dünya sistemindeki iki oluğun kahramanları.
Şiir için değil şuur için.
Mesele şiir değil, mesele insanın arayışına, sorularına, beynindeki sızılara güzel cevaplar sunabilmek.
Söz ile bir parça da olsa dinginleşebilmek.
Kire takılıp, kire kapılıp “Nur” yokmuş, cennet bana imkansızmış yanılgısına esir düşmemek.
“Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil”
Ahmet Hamdi Tanpınar, tüyden daha hafif hissedişini şiirle anlatmış.
Altı magma olan bu yer yüzünde biz insanlar ne kadar hafif kalabiliriz? Hele de tüyden daha hafif!
Şiirle...
Sanatla...
Söz, magmanın da ateşin de canını sıkanların da hakkından gelir.
Edebiyat candır canandır.
Sen de oku.
Yaradan da sana ilk günden “Oku” dedi.

