Çocuklarımızın Başarısını Ölçüyoruz, Peki Ya Vicdanlarını?

Kayıt Tarihi: 13.10.2026 19:15 - Son Güncelleme: 16.10.2026 11:04
YAZI
A

Son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olaylarını düşündükçe kendime şu soruyu soruyorum: Biz çocuklarımızı geleceğe hazırlarken neyi eksik bırakıyoruz?

Her olayın ardından sosyal medyayı, şiddet içerikli oyunları ve filmleri suçluyoruz. Elbette dijital dünyanın etkisini küçümseyemeyiz. Özellikle şiddet uygulayan kişilerin ilgi görmesi, yaptıklarının bir güç gösterisi gibi sunulması ve kötülüğün şöhret kazanma aracına dönüşmesi ciddi bir sorun. Ancak bütün sorumluluğu sosyal medyaya yüklemek, meselenin diğer taraflarını görmezden gelmemize neden oluyor. Çünkü bir çocuğun neden şiddete yöneldiğini anlamak için yalnızca ne izlediğine değil, nasıl bir dünyada büyüdüğüne de bakmalıyız.

Bana göre üzerinde durmamız gereken konulardan biri, görülme ve beğenilme arzusunun hayatın merkezine yerleşmesi. Çocuklarımıza başarılı olmayı, kazanmayı ve kendilerini kanıtlamayı öğretiyoruz. Peki, kaybettiklerinde nasıl davranacaklarını, öfkelendiklerinde kendilerini nasıl kontrol edeceklerini ve başkasının acısı karşısında ne hissedeceklerini ne kadar öğretiyoruz?

Burada yalnızca şiddet eylemi değil, o eylemin ardından gelen ilgi de önem kazanıyor. Bir insan, başkalarının hayatını karartarak binlerce kişinin kendisinden söz etmesini bir başarı gibi görmeye başlıyorsa karşımızda yalnızca bir şiddet meselesi değil, değerlerin tersine çevrildiği bir dünya var. Kötülük görünürlük kazandıkça, görünürlük güçle karıştırıldıkça ve insan hayatı bir gösterinin malzemesine dönüştükçe tehlike büyüyor. Saldırganları yücelten paylaşımları önlemek önemli olsa da yalnızca ekranları denetlemek yetmez. Çocukların neden böyle bir ilgiye ihtiyaç duyduğunu da anlamamız gerek.

Son olayla ilgili haberlerde öğrencinin fen lisesinde okuduğu bilgisi doğruysa, burada özellikle düşünmemiz gereken bir nokta var. Fen lisesine girmek akademik açıdan önemli bir başarı olabilir. Ancak bir okulu kazanmakla insan olarak gelişmek aynı şey değil. Bir çocuk yıllarca ders çalışıp zorlu bir sınavı kazanabilir ama bu, öfkesini yönetebildiğini, başkasının acısını anlayabildiğini,vicdanının merhametin var olduğunu ya da gücünü doğru kullanacağını garanti etmez. Akademik başarı, vicdanın geliştiğini gösteren bir karne değildir. Başarıyı küçümsemiyorum; ancak onu hayatın tek ölçüsü hâline getirmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Tam da bu ayrımı anlatan, yıllardır dilden dile aktarılan bir hikâyeyi anımsamışken paylaşmadan gecmek istemiyorum.

Zamanın birinde bir köyde bir baba ve oğlu yaşarmış. Baba ne zaman oğluna bir nasihat vermeye kalksa, delikanlı babasını dinlemez, sözünü yarıda keser ya da arkasını dönüp gidermiş. Ve baba saygısız ve dikbaşlı tavırları yüzünden oğluna sık sık “Senden adam olmaz.” dermiş. Bu sözleri içine sindiremeyen genç, babasına kendisini kanıtlamak için büyük bir hırsla çalışmış, okumuş ve yıllar sonra bir şehre vali olmuş.

Aradan yıllar geçtikten sonra bir gün geçmişte duyduğu o sözleri hatırlamış. Artık güçlü bir makama sahipmiş ve babasına yanıldığını göstermek istiyormuş. İçindeki kibir ve intikam duygusuyla köyüne jandarmalar göndermiş, yaşlı babasını alıp makamına getirtmiş. İhtiyar adam, neden çağrıldığını bile anlamadan korku ve endişe içinde titrerken kendisini oğlunun karşısında bulmuş. Oğlu ise makam koltuğuna yaslanmış, odanın ihtişamı içinde gururla konuşmaya başlamış:

“Baba, hatırlıyor musun? Bana senden adam olmaz, derdin. Bak, okudum, vali oldum. Koca bir şehri yönetiyorum. Hani benden adam olmazdı?”

Yaşlı adam, karşısındaki oğluna ve oturduğu makama bakmış. Sonra kırık bir tebessümle o ağır ve vakur cevabı vermiş:

“Be oğlum, ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Bunca yıl okumuşsun, vali olmuşsun ama hâlâ bunu anlayamamışsın. Gerçekten adam olsaydın, yaşlı babanı jandarmayla ayağına getirtmez, kendin onun yanına gider, elini öperdin.”

Bu hikâyenin gerçekliğinden,tarihî bir olay olup olmamasından bağımsız olarak verdiği mesaj çok açık: İnsan, ulaşabileceği en yüksek makama gelebilir ama bu, karakterinin de aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmez. Çünkü makam, insanın ne elde ettiğini; davranışları ise kim olduğunu gösterir.

Bir de merhamet meselesi var. Merhamet, yalnızca büyük felaketlerde ortaya çıkan bir duygu değil. Başkasının acısını küçümsememekte, bir insanın zayıf anını kullanmamakta ve kendimizden güçsüz olana saygı duymakta da kendini gösteriyor.

Çocuklar merhameti yalnızca nasihat dinleyerek öğrenmiyor. Yetişkinlerin davranışlarını izleyerek öğreniyorlar. Evde ve okulda duyarsızlık normalleşiyorsa, insanlar birbirini küçük düşürdüğünde buna gülünüp geçiliyorsa güzel sözlerin tek başına etkisi sınırlı kalıyor. Çocuklarımızın notlarını yakından takip ederken başkalarına nasıl davrandıklarını, zorlandıklarında ne hissettiklerini ve yardım isteyip isteyemediklerini de önemsemeliyiz.Çocukları yalnızca sorun çıkardıklarında fark etmek yerine, sorun büyümeden onları dinleyebileceğimiz güvenli ortamlar oluşturmalıyız.

Ben çocuklarımızın iyi okullarda okumasını, sevdikleri meslekleri yapmasını ve emeklerinin karşılığını almasını istiyorum. Ancak hayat istedikleri gibi gitmediğinde de insanlıklarını korumalarını önemsiyorum. Çünkü herkes başarısız olabilir, reddedilebilir ya da hayal kırıklığı yaşayabilir. Önemli olan, bu duygularla nasıl baş ettiğimiz ve başkalarına zarar vermeden yolumuza devam edebilmemiz.

Sınavlarda dört yanlış bir doğruyu götürür. Çocuklarımıza bu kuralı okullar öğretiyor ve biz bir doğruyu kaybetmemeleri için yanlışlarını azaltmaya çalışıyoruz. Peki, hayatın içinde yaptığımız yanlışların neleri götürdüğünü ne kadar düşünüyoruz? Kırdığımız bir insanın güvenini, görmezden geldiğimiz bir canlının yaşamını, susturduğumuz vicdanımızı hangi doğruyla geri kazanabiliriz? Sınavda kaybedilen bir puan telafi edilebilir ama başkasının hayatında açtığımız her yaranın telafisi olmayabilir. Çocuklarımıza yalnızca yanlış cevapların sonuçlarını değil, davranışlarının başkalarının hayatında yaratabileceği sonuçları da öğretmeliyiz.Çünkü gerçek başarı, kimse görmese bile doğru olanı yapabilmek; gerçek güç, öfkeliyken bile kendini kontrol edebilmek. Gerçek eğitim ise yalnızca zihni geliştirmek değil, vicdanı da büyütmek.Çocuklarımızın hangi okulu kazanacağını düşünürken nasıl bir insan olacağını da düşünmeliyiz. Çünkü iyi bir eğitim insana birçok kapı açabilir ama o kapılardan geçerken nasıl biri olacağını yalnızca aldığı notlar belirlemez. Çocuklarımıza başarılı bir gelecek hazırlamak kadar, vicdanlı bir hayat yaşamayı öğretmek de bizim sorumluluğumuz.

Belki de artık çocuklarımıza yalnızca “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sormayı bırakıp “Büyüdüğünde nasıl bir insan olacaksın?” diye sormanın zamanı geldi. Çünkü bir çocuğun hangi makama ulaştığı, kaç sınav kazandığı ya da kaç kişinin takdirini topladığı kadar; eline güç geçtiğinde ne yaptığı, öfkelendiğinde kimi incittiği ve kimse onu görmezken nasıl davrandığı da önemli. Sonuçta çocuklarımızın geleceğini yalnızca başarılarıyla ölçersek, bir gün çok başarılı insanlar yetiştirip birbirine merhamet etmeyi unutmuş bir toplumla karşı karşıya kalabiliriz.

Dilerim çocuklarımız, hayatın bütün sınavlarında başarıdan önce vicdanı, güçten önce merhameti ve kazanmaktan önce insan kalmayı seçsin; çünkü geleceğimizi gerçekten aydınlatacak olan, onların elindeki diplomalar değil, yüreklerindeki iyilik olacaktır.

Sevgiyle ve merhametle...

ETİKETLER:

YORUM YAP

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Ayşe Ayhan Eraslan

Ayşe Ayhan Eraslan

Yazarın Diğer Yazıları