28 Şubat: Bir Neslin Çalınan Hayalleri
Bazı tarihler vardır; takvimden düşer ama insanların hayatından hiç çıkmaz. 28 Şubat da onlardan biridir.
Resmî kayıtlara “postmodern darbe” diye geçti. 28 Şubat 1997’de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısıyla Türkiye yeni bir döneme sokuldu. Alınan kararlarla seçilmiş hükümet fiilen işlevsiz hâle getirildi. “İrtica tehdidi” gerekçesiyle başörtüsü yasakları yaygınlaştırıldı, imam hatiplerin orta kısımları kapatıldı, meslek liselilere katsayı engeli getirildi. Üniversitelerden kamu kurumlarına kadar her alanda fişlemeler başladı. Binlerce memur görevden alındı, öğretmenler sürgün edildi, öğrenciler okul kapılarından çevrildi. Medya ve yargı eliyle yürütülen bu süreç, tankların sokağa çıkmadığı ama devlet gücünün doğrudan insanların hayatına girdiği bir darbe olarak tarihe geçti. Adına “postmodern darbe” dediler. Biz ise bunun bir neslin hayallerine vurulan kelepçe olduğunu yaşayarak öğrendik. Devlet, kendi çocuklarına “sen buraya ait değilsin” demeyi seçti.
Ben o günlerde meslek lisesine yeni başlamıştım. Hayatın eşiğinde, hayallerin başında… İkinci dönem başladığında yalnızca ders programları değil, gelecek planlarımız da değiştirildi. Henüz çocuk yaşta “sen buraya giremezsin”, “bu bölüm sana kapalı”, “hayalini burada bırakacaksın” cümleleriyle tanıştık. Bir ülke, gençlerini yeteneklerine göre değil, kimliklerine göre ayırdı.Başörtüsü kapılarda bırakıldı. İnançlar fişlendi. Meslek liseliler katsayı duvarına çarptı. İmam hatipliler potansiyel suçlu muamelesi gördü. Ama bütün bunlar “demokrasiyi koruyoruz” denilerek yapıldı. İnsanlar işinden edildi, öğrenciler okul kapılarında ağladı, aileler dağıldı. Korku resmî dil oldu. Bir kız çocuğunun başındaki örtü devlete tehdit sayıldı ama o kızın gözlerindeki çaresizlik kimsenin meselesi olmadı. Bir baba evladının geleceğini kaybederken, dosyalara sadece “katsayı uygulaması” yazıldı. Her şey prosedürlerle anlatıldı ama yaşananların adı düpedüz zulümdü.
Ben de o gün hayallerimin önüne çekilen o set yüzünden hayallerimden vazgeçmek yerine daha zor bir yolu yürümek zorunda kaldım. İkinci üniversiteyi okudum. Senelerce eğitimler, dersler, emek… Hayat akarken ben içimde yarım bırakılmış bir geleceği taşıdım. Kolay olmadı. Yoruldum. Umutsuzluğa düştüm. Ve kırk yaşında hayallerime ulaştım. Geç oldu. Zor oldu. Ama oldu. İşte 28 Şubat’ın gerçek faturası tam da burada gizli: Kimine gecikmiş başarılar, kimine yarım kalmış hayatlar, kimine tamamen söndürülmüş umutlar bıraktı.Çünkü 28 Şubat sadece siyasî bir süreç değildi. 28 Şubat bir öğrencinin üniversite kapısından çevrilmesiydi. Bir annenin kızını okuldan almak zorunda kalmasıydı. Bir öğretmenin fişlenmesi, bir memurun sürgüne gönderilmesiydi. 28 Şubat hayallerin ertelenmesi değil, sistemli şekilde boğulmasıydı.Ve belki de en utanç verici tarafı şuydu: Toplumun büyük bir kısmı bunu izledi. Bazıları alkışladı. Bazıları sustu. Çoğu “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedi. Ama yılan herkesi soktu. O gün sessiz kalanların çocukları da bugün o kırık sistemin içinde büyüyor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda o dönemin çocukları hâlâ içlerinde bir yara taşıyor. Meslek liselinin içine işlenen eksiklik duygusu, başörtüsü yüzünden eğitimini yarım bırakan bir gencin kalbindeki burukluk hâlâ taze. Travmalar tutanaklara geçmez ama insanın omuzlarına çöker. Şimdi gençlere “hayal kurun” diyoruz ama bir neslin hayallerini bizzat devlet eliyle budadığımızı unutuyoruz.
Bugün özgürlükten söz edenler, dün insanların en temel haklarını tartışmaya açanlardı. 28 Şubat bize şunu gösterdi: Demokrasi sadece sandık değildir. İnsanların yaşam tarzına tahammül edemeyen hiçbir sistem adil değildir. Ve kötülük her zaman bağırarak gelmez. Bazen genelge olur, bazen yönetmelik olur, bazen sessiz imzalarla hayatlara çöker.
Yeni nesil için 28 Şubat belki tarih kitabında bir paragraf. Ama bizim için hâlâ içimizi yakan bir hesaplaşmadır. Unutulmamalıdır. Çünkü unutulan her zulüm tekrar eder.
Ve şunu açık açık söylemek gerekiyor:
Bir ülke gençlerinin hayallerini kırıyorsa, geleceğini kendi elleriyle yakıyordur.
Bir devlet vatandaşını kimliğine göre ayırıyorsa, adaleti çoktan kaybetmiştir.
Ve bir toplum haksızlık karşısında susuyorsa, o suskunluk suç ortaklığıdır.
Ve biz bu ülkeyi ancak şunu kabul edersek iyileştirebiliriz: Bir daha hiçbir çocuğun hayali ideolojilere kurban edilmesin diye, bir daha kimse inancı, okulu, kıyafeti yüzünden hayattan dışlanmasın diye hafızamızı diri tutmak zorundayız.
Ve ben bugün kırk yaşında hayallerine ulaşabilmiş biri olarak şunu söylüyorum: Bir ülke çocuklarının düşlerini çalıyorsa, geleceğini de ipotek altına almıştır. O yüzden unutmamalıyız. Çünkü adalet hatırlamakla başlar.Unutmak, zalimin işini kolaylaştırır.


