Bir Lokmadan Fazlası: Doymayan İnsan mı, Hırsı mı?
İnsanoğlu ne kadarı olunca “yeter” der? Ne kadar para, ne kadar makam, ne kadar güç? Bir ev daha, bir araba daha, banka hesabına bir sıfır daha… Sonra daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, metrelerle ölçülmeyen yatlar, özel uçaklar, dünyanın bilmem neresinde başka bir mülk… Sonra? Nerede biter bu “bir tane daha” meselesi?
Son günlerde konuşulan fon olaylarını takip ederken benim zihnimde dönüp duran soru tam olarak bu. Çünkü konuşulan rakamlar artık çoğumuzun günlük hayatıyla kıyaslayabileceği rakamlar değil. İnsanın zihninde karşılığını bile kurmakta zorlandığı, miktarını tahayyül edemediği paralar konuşuluyor. Öyle rakamlar ki bir insanın yalnızca kendi ömrüne değil, belki birkaç nesline yetecek büyüklükte… Rakamlar bu kadar büyüdüğünde mesele para olmaktan çıkıyor. İnsan ister istemez “Bu kadarına gerçekten ihtiyaç duyulur mu?” diye düşünüyor.
Ben siyasete karışmayı, siyasi tartışmaların içinde olmayı sevmem. Kimin hangi tarafta durduğundan çok, yapılanın doğru olup olmadığıyla ilgilenirim. Çünkü konu emekse, haksa, vicdansa, hele bir de kul hakkıysa bunun sağı solu, partisi, makamı olmaz. Yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştır.
Elbette bugün konuşulan olayların hukuki süreçleri devam ediyor. Kimin ne kadar sorumluluğu olduğu, hangi iddianın ne ölçüde doğrulanacağı yargının işi. Ancak bütün bu büyük isimlerin ve büyük rakamların arasında asıl gözden kaçırılmaması gerekenler, hiçbir şeyden haberi olmadan bu sürecin içinde kalan masum insanlar. Çünkü bu hikâyenin pek konuşulmayan tarafı aslında onlar.
Yıllarca çalışıp biriktiren, çocuğunun geleceği için kenara para koyan, emekliliğinde biraz rahat etmek isteyen, elindeki üç kuruşu değerlendirmeye çalışan insanlar… Olup biten ilişkilerden, iddialardan, hesaplardan hiçbir haberi olmayanlar… Bugün alınan tedbirler nedeniyle kendi parasına ulaşamayan, yılların birikiminin akıbetini bekleyen insanlar. Büyük isimler ve büyük hesaplar konuşulurken, küçük insanların hayatları arada eziliyor.
Çünkü bir insanın milyonları olmayabilir. Ama onun yüz bin lirası, bir başkasının milyonlarından çok daha kıymetli çoğu zaman. Çünkü, o paranın içinde yıllarca ertelenmiş ihtiyaçlar, çıkılmamış tatiller,yapılan fedakârlıklar, “Bugün harcamayayım, yarına kalsın.” denilerek geçirilen yıllar var. Paranın miktarı küçüldükçe emeğin değeri küçülmez. Bazen küçücük görünen bir birikimin arkasında koskoca bir ömür vardır.
İşte tam burada yeniden başa dönüyorum. Her şeyin var:Paran, makamın, çevren, gücün... Belki bir insanın ömrü boyunca çalışarak ulaşamayacağı imkânlara sahipsin. Belki çocuklarına, hatta torunlarına yetecek kadarın var. Ama yine de yetmiyor. Biraz daha para, biraz daha güç, biraz daha nüfuz, biraz daha makam…
Asıl mesele artık zenginlik değil. Doymamak. Hırs. Açgözlülük. Kanaatsizlik… Adına ne dersek diyelim, insanın sahip oldukları arttıkça gözünün hâlâ başkasının payına kayması.
Çünkü hırsın en tehlikeli tarafı daha fazlasını istemek değil; bir süre sonra kendi sınırını aşıp başkasının sınırına girmektir. Başkasının emeğine, rızkına, hakkına, geleceğine… Bir insanın sofrasındaki lokmayı almak için illa elini tabağına uzatmak gerekmez. Onun hakkını kullanarak da alırsın. Sana verilen makamın gücünü kendi çıkarına çevirerek de… İnsanların bilmediği bir bilgiyi kendi menfaatine kullanarak da… Birilerinin yıllarca biriktirdiği üç kuruşu kendi hırsının içinde değersizleştirerek de…
İşte burada yıllardır çocuklarımıza öğretmeye çalıştığımız çok eski ama bugün belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan iki kelime geliyor aklıma: Helal lokma.
Biz çocuklarımıza başarılı olmayı öğretiyoruz. İyi okullarda okumalarını, iyi meslekler edinmelerini, çok kazanmalarını, güçlü olmalarını istiyoruz. Peki bütün bunların yanında “Başkasının hakkına dokunma.” demeyi ne kadar öğretiyoruz? Kültürümüzdeki helal lokma bilinciyle psikolojide üzerinde önemle durduğumuz empati kavramı aslında birbirinden çok da uzak değil. Biri, “Bu benim hakkım mı?” diye sordurur; diğeri, “Ben bunu yaparsam karşımdaki ne yaşar?” diye. Belki de çocuklarımıza ısrarla öğretmemiz gereken iki temel soru tam olarak bunlar.
Çünkü ahlak yalnızca insanın hiçbir şeyi yokken sınanmaz. Asıl sınav, elinde her şey varken başlar. Para varken, güç varken, makam varken, kapılar sana kolayca açılırken, yapabilecek imkâna sahipken… “Yapabilirim.” dediğin hâlde yapmadığın, sana ait olmayana el uzatmadığın, gücünü kendi çıkarına kullanmadığın o anda söz konusu olan şey vicdandır. Asıl karakter de insanın yapamadıklarıyla değil, yapabileceği hâlde yapmamayı seçtikleriyle ortaya çıkar.
Bu nedenle yaşadığımız meseleleri yalnızca ekonominin, hukukun ya da siyasetin konusu olarak görmenin eksik olduğunu düşünüyorum. Üstelik aileyi, çocuğu, onların geleceğini korumakla sorumlu makamların bulunduğu bir ülkede, yaşanan her büyük toplumsal olay dönüp dolaşıp bizi aynı yere getiriyor: Biz nasıl bir nesil yetiştiriyoruz? Çünkü bir ülkenin yarınını yalnızca kanunlar ve kurumlar değil; aileden ve çocuktan sorumlu makamların ortaya koyduğu anlayıştan evlerimizin içinde verdiğimiz eğitime kadar, çocukların önüne koyduğumuz değerler de belirliyor.
Geleceğin yöneticileri, iş insanları, öğretmenleri, doktorları, hâkimleri, siyasetçileri bugün bizim evlerimizde ve okullarımızda yetişiyor. O yüzden “Benim çocuğum başarılı olsun.” diye gösterdiğimiz çabanın en az onun kadarını “Benim çocuğum iyi bir insan olsun.” diye de göstermeliyiz.
Çocuklarımız okusunlar, kazansınlar, yükselsinler. İstedikleri makamlara gelsinler. Evleri, arabaları, imkânları olsun. Ama helalinden olsun. Yükselsinler ama bir başkasının omzuna basarak değil. Makam sahibi olsunlar ama o makamı kendilerine verilmiş bir ayrıcalık değil, yüklenmiş bir sorumluluk olarak görsünler. Ve ne kadar yükselirlerse yükselsinler, başkasının bir lokmasına göz dikmeyecek kadar tok bir vicdanları olsun.
Çünkü bazen en büyük yoksulluk cebin boş olması değildir. Gözü doymayan insan, ne kadar zengin olursa olsun hâlâ yoksuldur.
Bugün isimler konuşulur, yarın unutulur. Rakamlar değişir, makamlar değişir, gündem değişir. Ama bütün bunlardan geriye çocuklarımıza bırakmamız gereken çok daha önemli bir ders olduğunu düşünüyorum: Ne kadar kazandığın değil, nasıl kazandığın önemlidir. Ne kadar yükseldiğin değil, yükselirken kimin hakkına basmadığın önemlidir. Ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, sahip olabileceğin hâlde sana ait olmayana el uzatmaman önemlidir.
Çünkü günün sonunda geriye kalan, hesabımızdaki rakamdan çok daha fazlasıdır.
Yediğimiz lokmanın helalliği, dokunmadığımız haklar ve çocuklarımıza bıraktığımız vicdandır.
Ve unutmamak gerekir ki;
Bazı hesapların ekstresi bankadan değil, vicdandan gelir...


