Helalleşmek: Kalbin Özgürlük Hâli

Kayıt Tarihi: 15.09.2026 20:02 - Son Güncelleme: 22.09.2026 23:44
YAZI
A

Bazı hesaplar vardır, mahkeme salonlarında görülmez. Dosyası yoktur, şahidi yoktur, hükmü okunmaz. Ama insanın içinde yıllarca açık kalır. Söylenmiş bir söz, tutulmamış bir söz, yarım bırakılmış bir veda… Bazen de tam tersine, hiç söylenmeyenler.


İnsan hayat boyunca yalnızca yaşadıklarını değil, içinde tamamlayamadıklarını da taşır. Kimi zaman uğradığı bir haksızlık, kimi zaman beklediği hâlde gelmeyen bir özür, bazen de cevabını hiçbir zaman alamadığı bir soru, insanın içinde kendine sessiz bir yer edinir. Zaman geçer, hayat değişir, yollar ayrılır; fakat bazı kırgınlıkların takvimi ilerlemez. İnsan başka bir güne uyanırken bile içinde bir yer hâlâ geçmişte kalabilir. Belki de bu yüzden helalleşmek denildiğinde akla ilk olarak affetmek gelse de, helalleşmek bundan çok daha derin bir anlam taşır. Affetmek duygularla ilgiliyken helalleşmek, kimi zaman insanın geçmişiyle kurduğu ilişkinin şeklini değiştirmesidir.


Çünkü helalleşmek, yaşananları yok saymak değildir. Bir haksızlığın üzerini örtmek, yapılanı mazur görmek ya da hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmek hiç değildir. İnsan kendisini inciten birini hayatından çıkarabilir, mesafesini koruyabilir, hatta bir daha aynı yolda yürümemeyi seçebilir. Bunların hiçbiri helalleşmeye engel değildir. Asıl mesele, yaşananların insanın bugünü üzerindeki söz hakkını ne kadar sürdüreceğidir. Geçmiş değişmez; fakat geçmişin bugünkü hayatımızdaki yeri değişebilir.


Kırgınlığın en yorucu tarafı da burada başlar. Bazen olay çoktan bitmiştir ama insanın zihnindeki dava sürer. Söylenenler yeniden hatırlanır, verilmesi gereken cevaplar yıllar sonra zihinde tamamlanır, “Keşke şunu söyleseydim”lerle geçmiş tekrar tekrar yaşanır. Üstelik insan haklı da olabilir. Fakat haklı olmak her zaman huzur getirmez. Bazen haklılığını ispat etme ihtiyacı, yaşanan haksızlığın kendisinden daha uzun ömürlü olur. İşte o noktada insanın kendisine sorması gereken soru değişir: “Kim haklıydı?” değil, “Bu yaşanmışlığın hayatımdan daha ne kadar zaman almasına izin vereceğim?”


Tam burada ilahi adalet duygusu başka bir anlam kazanır. Her hesabın bizim gözümüzün önünde görülmesi, her yanlışın karşılığının bizim bildiğimiz biçimde verilmesi gerekmez. İnsan bazen adaletin gerçekleştiğine şahit olmak ister; kendisini incitenin bir gün anlayacağını, pişman olacağını, belki de aynı duyguyla sınanacağını düşünür. Oysa gerçek teslimiyet, bunların hiçbirini görmeye ihtiyaç duymadan da yoluna devam edebilmektir. İlahi adalete güvenmek, “O da acı çeksin” demek değildir; “Benim görmediğim yerde de bir ölçü, benim bilmediğim yerde de bir hesap vardır” diyebilmektir.


Belki insanı asıl özgürleştiren de budur. Karşısındakinin ne zaman anlayacağını takip etmemek, hayatın ona ne getireceğini beklememek, başına gelenleri kendi haklılığının kanıtı saymamak… Çünkü adalet beklentisi bir süre sonra intikam beklentisine dönüşüyorsa, insan hâlâ geçmişin çevresinde dönüyor demektir. İlahi adalet düşüncesinin huzuru ise sonucu seyretmekte değil, sonucu bilme ihtiyacından vazgeçmektedir. Herkesin kendi niyetinin, sözünün ve davranışının sorumluluğunu taşıdığına inanmak, insanı başkasının hesabını tutma görevinden kurtarır.


Bir başka ağır yük ise özür beklentisidir. İnsan kendisini inciten kişinin bir gün gelip ne yaptığını anlayacağını düşünür. O tek cümlenin her şeyi yerine koyacağına inanır: “Sana haksızlık ettim.” Fakat hayat her zaman böyle tamamlanmaz. Bazı özürler hiç gelmez. Bazı insanlar hatalarını görmez, bazıları görse bile kabul etmez. Kimi zaman da yollar öyle ayrılır ki artık konuşmanın kendisi bile anlamını kaybeder. İşte olgunlaşmanın belki de en zor taraflarından biri burada ortaya çıkar: Kapanış için her zaman karşı tarafın cümlesine ihtiyaç olmadığını anlamak. Çünkü huzuru bir başkasının pişmanlığına bağlamak, kendi iç dünyamızın anahtarını onun cebinde taşımaktır.


Helalleşmenin sınır koymakla çeliştiği de sanılır. Oysa insan birini bağışlayabilir ama hayatına geri almak zorunda değildir. Kalbindeki öfkeyi bırakabilir ama kapısını yeniden açmayabilir. Hakkını helal etmek, aynı yanlışa yeniden maruz kalmayı kabul etmek anlamına gelmez. Hatta bazen gerçek iyileşme, öfkeyle değil sükûnetle mesafe koyabilmektir. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan kavga ederek değil, artık bize ait olmadıklarını anlayarak çıkar.


Hayatın belli bir yerinden sonra insan şunu daha açık görüyor: Her hesabın peşinden gidilecek kadar uzun bir ömür yok. Kimin ne söylediğini, kimin hangi gün hangi yarayı açtığını, kimin hakkımızı teslim etmediğini hafızada yıllarca saklamak mümkün. Fakat hafızanın güçlü olması, kalbin de arşiv olmak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Bazı şeyleri unutmadan geride bırakmak mümkündür. Çünkü unutmak hafızayla, özgürleşmek ise o hatıranın üzerimizdeki etkisiyle ilgilidir.


Belki helalleşmenin en yanlış anlaşılan tarafı da budur. Helalleşmek geçmişi silmez; geçmişin bugüne hükmetmesine son verir. Yaşananı değiştirmez ama insanın yaşanana baktığı yeri değiştirir. Bir zamanlar öfkeyle hatırlanan bir insanın adı gün gelir yalnızca bir hatıraya dönüşür. Bir zamanlar cevabı mutlaka bulunmak istenen sorular önemini kaybeder. Çünkü iyileşmenin sessiz bir tarafı vardır: Bir gün fark edersiniz ki artık anlatmak istemiyorsunuz. Kendinizi savunma ihtiyacı duymuyorsunuz. Karşı tarafın sizi anlayıp anlamaması eskisi kadar önemli gelmiyor. İşte bazı hikâyeler tam da o gün gerçekten biter.


İnsan bazen bir başkasını değil, kendisini azat eder helalleşirken. Geçmişin kapısını kilitlemez belki; fakat artık önünde nöbet tutmaz. Yaşadıklarını inkâr etmeden, kırıldığı yeri unutmadan, kendisine düşen dersi alarak yürümeye devam eder. Çünkü geçmişten alınacak ders vardır; fakat geçmişe ödenecek bir ömür yoktur.


Öyleyse “Helalleşmek, özgürleşmek midir?” sorusunun cevabı belki de bir “hakkım helal olsun” cümlesinden çok daha derinlerde saklıdır. Helalleşmek bazen karşıdakini affetmekten önce, kendi hayatını onun bıraktığı yerden geri almaktır. Artık anlaşılmayı beklememek, haklılığını ispat etmeye çalışmamak, karşı tarafın ne yaşayacağını merak etmemek ve kendi yoluna bakabilmektir.


Dilerim hayat, hepimize neyi yanımızda taşımamız, neyi ait olduğu yerde bırakmamız gerektiğini anlayacak bir gönül ferahlığı versin. Dilerim geçmişe dönüp baktığımızda, bizi inciten insanların ne yaşadığıyla değil, bütün o yaşanmışlıklara rağmen bizim nasıl bir insan olarak kaldığımızla ilgilenelim. Çünkü günün sonunda herkes kendi hesabıyla baş başa kalır.


Belki de helalleşmek tam olarak budur: Hesabı adalete, geçmişi geçmişe bırakıp; hayatını yeniden kendi eline almak.

ETİKETLER:

YORUM YAP

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Ayşe Ayhan Eraslan

Ayşe Ayhan Eraslan

Yazarın Diğer Yazıları